Takvim
Mart 2015
P S Ç P C C P
« Şub   Eyl »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

EVLENMEYİ DÜŞÜNENLER BU YAZIYI MUTLAKA OKUYUN…

EVLENMEYİ DÜŞÜNENLERE YOL GÖSTERECEK BİR YAZI…
İnsanların, uymak zorunda kaldığı bazı davranış biçimleri vardır. 
İster toplumsal miras deyin ister sorumluluk deyin; Evlenmek, aile olmak, çocuk sahibi olup, onları iyi yetiştirmek, onları hiçbir şeyden mahrum bırakmamak, topluma faydalı insanlar olarak yetiştirmek, gibi…..
Gençken, kendini yaşama öylesine kaptırıp gidiyorsun ki, ne zamanın ne de yaşamın nasıl hızla akıp gittiğinin anlayamıyorsun. 
Fakat, mutsuz bir evlilik yapmışsan, hayat çekilmez oluyor…
Ve bir an geliyor, balatalar patlıyor. İşte o zaman,”Peki ben ne olacağım?” diye soruyorsun….
Bu yüzden, kısa heyecanlara kapılıp, mantıktan yoksun, sadece duygularınla hareket edip, evlenmeye karar vermeden önce, doğacak sonuçları, mantık süzgecinden geçirmek ve öyle karar vermen lazım..
Evliliklerim boyunca karılarıma ve çocuklarıma karşı bütün sorumluluklarımı yerine getirmeme rağmen, ben mutlu olamadım. 


Bir atasözünde. “Sevmek, bedelsiz ve karşılıksız olduğunda güzeldir”, diyordu. Ancak ben, bütün sevgilerimde bir bedel ödedim.
Yaşantım boyunca, bazı hatalarım ve yanlışlarım oldu. Hayatımın en büyük hata ve yanlışı ise son evliliğimdi. Bu evlilik, benim için tam bir ölümdü. Kendi evimde hapis olmuş bir haldeydim. Biraz daha o halde yaşasaydım ölürdüm… 
Şimdi sizlere, ilerde çok büyük bedeller ödememeniz için, aşağıda ki yazıyı çok, ama çok dikkatli okumanızı öneriyorum.. 
Doğru karar vermeniz de yazacaklarımın da biraz faydalı olursa ne mutlu bana….

EVLİLİĞİN DÜNÜ VE BU GÜNÜ..
“Evlilik hazırlığı yapan gençlerin çeyizinde bulunması gereken tavsiyeler”…
Şimdiki gençler çok şanslı… Bizim zamanımızda bu konularda pek konuşulmaz, fikir verilmezdi. 
Evli-barklı, olgun-oturaklı abilerimiz, hep çok daha mühim mevzuları anlatır, bu konuya gelince susarlardı. 
Dinî dergilerde de yer almazdı bu konular, gençlerin zihni dağılmasın(!) diye…. 
Öyle olunca da biz, fısır fısır konuşurduk aramızda: “Evlensek mi acaba?.. Nasıl biriyle evlensek?” 
“Büyüklerimin bulacağı bir kızla evlensem mutlu olur muyum sence?
“Siz bu tur açmazlar yaşamazsınız umarım. Zamanımızda bu konular daha rahat konuşuluyor zaten.

EVLENMEK ŞART MI?…
Kimse Robinson Crusoe değildir. O bile bir dost bulduğunda sevinçten zıplamıştı. 
Konuşmak, paylaşmak ve yardımlaşmak, bu zorlu imtihan dünyasına tek başına gelen insanın en büyük ihtiyacıdır belki de…
Zaten evlilik, değil bu insanî ve ulvî ihtiyaçları, insanın en temel ihtiyaçlarını, barınma, beslenme ve üreme dahi, karşılayan bir kurum olduğu içindir ki, tartışmasız her asırda, her kültürde üstünde tutulmuş, şart gibi görülmüş, hatta kutsanmıştır.
Gelin görün ki, en fazla şikayet edilen kurumdur da aynı zamanda. 
Bir problemi olan, işleri yolunda gitmeyen, gençliğinde ki ideallerini yakalayamamış kişiler, evliliğinden şikayet ederler genellikle. 
Sanki bekârlığında çok mutluymuş gibi, sanki bekâr kalsa ideallerine ulaşacakmış gibi. Hem evlenir, hem şikayet ederler; hem de, evlilikten vazgeçmezler. 
Olan da bekâr gençlere olur. Kafalar karışır. “Evlenmesek mi?…
Siz bakmayın onlara. Hatta bana da bakmayın siz, bazen ben de, “Bekâr bayan yarımdır, evlenince tam olur ; Bekâr erkek yarımdır, evlenince tamamen biter” gibi espriler yaparım ama, bal gibi biliyor, açıkca da görüyorum ki; bekârlık yıllarımda hedefsiz ve sonuçsuz bir koşturmaca hâlinde geçen hayatım, evlenince, bir tezgahın başına oturup üretime başlamak gibi bir değişim geçirdi ve maddî, manevî, sosyal sahalarda bu güne dek, ne ürettiysem, hep evlendikten sonra oldu..
Eski resimleri karıştırdığım da, zaman zaman kendi kendine konuşan, yalnızlık sebebiyle arada kasvete dalan o genci görüp, bu günkü hâlime şükrediyorum. 
Dikkat ettim, kim ki evlenip yuva kurmuşsa; daha huzurlu, daha verimli, hedeflerini gerçekleştirmiş. 
“Nasılsın?” diye sorunca gevrek gevrek gülerek “Iyii” diyor. 
Kim ki düzenli bir aile hayatı kuramamış; huzursuz, şaşkın, meslekî yönden de verimsiz, başı boş dolanıyor.
“Yaa, bildiğin gibi işte, bir şey yok, ne olsun?…Bekârlık, bu hayatta kazancı olmayanların işi dir yani. 
Üstelik onun, az önce yazdığım espriden çok daha hakikatli bir sözü daha var ki;
“Bekâr erkek üçte iki erkek, üçte bir çocuktur. Bekâr kadın üçte iki kadın,üçte bir erkektir.
Yani erkeklerin haylazlıktan kurtulup olgunlaşmaları, bayanların ise kişiliklerini oturtmaları için evlenmeleri lâzımdır.
Peki, evleneceğiniz kişiyi nasıl seçeceksiniz?…

ÖNCE NE İSTEDİĞİNİZİ BELİRLEYİN…“Ne iş olsa yaparım abi” diyen birinin, iyi ve uygun bir iş bulması çok zordur malûm. Hatta iş bulması bile zordur. 
Oysa kişi ne istediğini belirlese, aradığını bilmenin rahatlığı ile çok daha kolayca bulabilir.
Evlilik için de böyledir bu. Nasıl biriyle evleneceğine karar vermek, işin yarısını halletmek demektir. 
Ama bunun için de tabiî önce kendi kişiliğinizi, yönelimlerinizi ve ihtiyaçlarınızı belirlemeniz gerekir.
Yani kendinizi tanımanız lâzımdır önce. İkili ilişkiler de, aile hayatında sizin için önemli olan nedir? 
Huzur mu, paylaşım mı, destek mi, heyecan mı, ya da güven mi?.. Vazgeçemeyeceğiniz öncelikler hangileridir. 
Kesinlikle kabul etmeyeceğiniz şeyler nelerdir?…
Bunların adını doğru koymanız gerekir. 
En az on cümleyle ihtiyaçlarınızı, beklentilerinizi, şartlarınızı sıralayın; elinizde ve aklınızda bulunsun.
Tabiî, bu istekleri sıralarken, abartmayın da lütfen. 
Adam arkadaşına sormuş: “Evlenmiyor musun?”.”Şartlarımı tutarsa olur”.
-Ne istiyorsun ki?- Güzel olsun, akıllı olsun, dindar olsun, zengin olsun, kültürlü olsun, şefkatli olsun, ciddi olsun, itaatli olsun, 
bir de esprili olsun.  “Ama abi”, demiş öteki, birden fazla evlilik yasak artık!
Fıkra, önerimi unutturmasın ama. Ne istediğinizi belirlemelisiniz mutlaka. Ön cümle lütfen.

İDEAL BİRLİĞİ ŞART, AMA YETMEZ
Hayat arkadaşını seçerken en çok dikkat edilmesi gereken noktaların başında ideal birliği gelir. 
Hayatı beraber yaşayacağınız kişinin hayatı ne gözle gördüğü, hedefinin ne olduğu ve değer yargıları, en çok üzerinde durulması gereken konudur.
Hayat, keyif peşinde, rahat içinde mi yaşanacak, yoksa idealler peşinde, gereğinde fedakârlıkla mı? 
Kazanılan para ile daha iyi yaşamak mı hedeflenecek, yoksa o kazanç olabildiğince hayır yollarına mısarf edilecek?
Çocuk sahibi olunduğunda, çocuk hangi prensiplere göre büyütülecek, ona nasıl bir eğitim verilecek?
Sosyal hayatta kimlerle nasıl bir diyalog kurulacak? Bu gibi temel tercihlerde uyum, iyi bir evlilik için olmazsa olmaz şarttır.
Sizin hayatınızı bile uğruna feda edebileceğiniz ideallerinizi, eşiniz yarım kulakla dinliyorsa, her satırını didik didik okuyup yaşamaya çalıştığınız kitaplarınızı eşiniz dinlerken uyukluyorsa, siz inançlı, eşiniz inançsızsa,bırakın sevgiyi, saygı bile kalmaz ki aranızda. İlginç bir araştırma okumuştum.
“Evlilikte mutluluğun şartları nelerdir?”sorusuna, her iki cinsin en çok verdiği üç cevaptan birisi, hatta birincisi,’inanç ve ideal birliği’ idi. 
(Diğerleri de sevgi ve cinsel uyum imiş.) O yüzden evlenmeyi düşündüğünüz kişi de ilk bakacağınız nokta, aynı idealleri paylaşıp paylaşmadığınızdır. Yani size, sizin yolunuzda ‘yoldaş’da olabilmelidir eşiniz.
“Şimdilik istediğim gibi değil, ama ileride düzelir” diye de kendinizi kandırmayın. Ayetin verdiği dersi hatırlayın:
“Sen sevdiğine hidayet edemezsin, ancak Allah dilediğine hidayet eder.” Değişeceğine dair garantiniz var mı?.. 
Ya da o, garanti verebiliyor mu? Yoksa siz kumar meraklısı mısınız?. Veya tehlikeyi çok mu seviyorsunuz?.
Ancak fikir uyumu önemli derken de ölçüyü kaçırmayalım.
En önemli noktadır bu, ama tek önemli nokta değildir. Gereklidir, ama yeterli değildir. 
Bu noktada özellikle bir fikir grubu içinde olan ve idealleri yolunda yaşayan kişilerin çokça düştüğü bir hata vardır: 
İyisine kötüsüne bakmadan, sırf aynı fikirleri paylaştığı için uyumsuz biriyle evlenmek…
“Zaten benim fikrimde olan az; ideallerimi paylaşan birisini bulursam, huyuna suyuna bakmaz evlenirim” diyenler çoktur.
Ama unutmayalım ki, aynı yola baş koymak, mutlu bir beraberliğin kurulmasına yetmez…
Zaten düşünürsek, aynı ideali bile, farklı insanlar, farklı biçimlerde yaşamaz mı? 
En basit bir örnekle, evde oturup kitap okumak, yazı yazmak da bir ideale hizmet biçimidir; Sürekli gezip sohbetlere, faaliyetlere katılmak da.
Ama arada dağlar kadar fark vardır. Sadece fikir birliğini önemseyip, kişilik uyumunu yok saymak gibi bir hataya düşmeyiniz lütfen. 
Fikirleri size uyanlar içinde, huyu da size uyan birini mutlaka bulursunuz…



SEVGİ GEREKLİ, AŞK RİSKLİDİR….
Neredeyse klasik bir münazara konusudur: Evlilikte aşk lâzım mı, değil mi?
Beylik bir cevap olarak herkes “Tabiî ki lâzım” der.
Oysa bence sevgi şarttır, ama aşk şart değil, hatta risklidir bile. Hemen itiraz etmeyin, önce isimlendirmeyi doğru yapalım. 
Kullandığım manâ da sevgi, karşısındakine ihtiyacını hissetmek, onunla beraber olmaktan mutluluk duymak, onun eksiklerini de hoş görmektir. 
Aşk ise ona muhtaç olmak, onsuz olamamak, eksiklerini ise görmemektir.
Böyle bir aşk, aslında sağlıksız (gözü kör de denir) bir ruh hâli değil midir?.. 
Peki sağlıksız bir duyguyla sağlıklı bir beraberlik nasıl kurulur?
Depresyon tedavisinde kullanılan bazı ilaçların abartılı aşk duygularını da azalttığını biliyor muydunuz? 
Saplantı düzeyinde ki aşk, bir hastalık bile sayılabilir aslında.
Ama modern çağın klişelerinin dayatmasıyla, çoğu gençler aşk evliliğini en büyük hayalleri olarak kabul ederler. 
Bu kişilerin çoğu, aşık olduklarında karşılarında ki kişinin eksiklerini, uyumsuz yönlerini görmez…
O coşkulu duygunun esiri olup mantığı tamamen bir kenara atarak yanlış evlilikler yaparlar. 
Aşık olmuş birisi için karşısında ki, dünyanın en mükemmel kişisidir, kusursuz dur, onun için yaratılmıştır, o olmazsa hayat boyu mutsuz kalacaktır. 
Oysa aşk bir duygu ve duygular da geçici olduğu için bir süre sonra aşk küllenmeye başladığında, önceleri görülmeyen yanlışlar göze batmaya başlar. 
Coşkuyla başlayan ilişki hüsranla biter çoğunlukla.
Aslına bakarsanız, aşık olan için bu denli riskler taşıyan bu duygu, aşık olunan kişi için bile çok rahatsız edicidir. 
Düşünün; siz öylesine, gelişi güzel bir söz söylüyorsunuz “İnecek var şoför bey!”, aşığınız “Ne hoş bir cümle kurdun” diyor. 
Siz sıradan gündelik bir davranışınızı yapıyorsunuz, o “Ne güzel içiyorsun çorbayı!” diyor. 
Böyle olduğundan büyük görülmek insanı rahatsız etmez mi sizce? 
İlişkinin doğallığını, davranışların içtenliğini öldürmez mi?
Zaten o yüzden değil midir ki, çılgınca aşık olunanlar, genellikle aşıklarına karşılık vermez, acı çektirir? 
“Delice sevdim, ömrümü verdim” diye başlayan şarkılar, “O beni sevmedi, kalbini vermedi” diye devam etmez mi hep? 
Tesadüf değildir bu. Aklı başında hiç kimse, olduğundan büyük görünmek, hak ettiğinden fazla ilgi ve sevgi görmekten mutlu olmaz, kısa süreli bir zevk dışında…
Üstelik bu tip gerçekçi olmayan sevgiler, abartılı hayranlıklar, yöneldiği kişinin zihnine,”Ben onun zannettiği gibi mükemmel değilim. 
Öyle olmadığımı fark ettinde ne olacak?” tedirginliğini kazır. 
Böyle seven, sevdiğini zorlu bir cendereye sıkıştırmıştır aslında.
Ve göğe çıkaranlar, hayallerinin gerçek olmadığını görünce, ortada bir yerde kalamaz, bu kez de yerin dibine batırırlar sevdikleri! kişiyi. 
Büyük beklentiler, büyük hayal kırıklıklarını hazırlar.
Siz siz olun, eğer karşınızdaki size olduğunuzdan daha fazla kıymet veriyorsa, sizi olduğunuzdan mükemmel görüyorsa, size sırılsıklam aşıksa, uzaklaşın ondan.
Dozunca seven, hatalarınızı da gören, ama iyi yönlerinizin hatırına onları affeden, sizden abartılı şeyler beklemeyen, zorlamayan, destekleyen bir sevgi çok daha güzel değil mi?….

TEK BAŞINA DA MUTLU MUSUNUZ?….
Meşhur atasözüdür: İki çıplak bir hamama yaraşır. Yani, iki mutsuz birleşince mutlu olmaz. 
Tek başına mutluluğu bulamamışsanız, ancak bir başkasına dayanarak mutlu olacaksanız, olmayın daha iyi. 
Zaten olamazsınız. Üstelik bu dayanma tarzı, o hapşırınca sizin nezle olmanıza yol açacak, fazla dayandığınızda da omuzu ağrıyacaktır.
O yüzden, ilk anda size ters gelecek belki ama, eğer bekârken de mutlu, kendi içinde uyumlu bir insansanız, evlenince daha da mutlu olursunuz muhtemelen. 
Yok eğer bekârlığınız sıkıntılı, problemli, huzursuz geçiyorsa evlenince mutlu olma hülyası kurmanız gerçekçi olmaz. 
Kendi içinizde bir toparlanma yaşamalısınız evliliği düşünmeden önce. 
Unutmayın, iyi bir evlilik, kötü bir hayatı düzeltmez, ancak düzelmiş bir hayatta iyi bir evlilik yapılır.
Bu sözlerimle bazılarının tatlı hayallerini bozuyor olabilirim ama, tüm sıkıntılarının evlenince mucizevî biçimde geçeceğini sanmak, maalesef çok usulen büyük bir yanılgıdır. Evliliğe bu kadar fazla anlam yüklemek de hem mantıksızdır, hem de riskli. 
Karşınızda ki de sizin gibi bir insandır; beyaz atlı prens değil. 
Bu aldatıcı beklentinin uzun vadede en çok görülen sonucu ise (başlarda da dediğimiz gibi) evlilik de mutluluk getirmezse eşini suçlamaktır bu kez. 
Şu diyalogu o kadar çok yaşadım ki bu güne kadar:  “Çok sıkıntılı ve mutsuzum doktor bey”. Sebep nedir sizce?..
“Eşim, evlendiğimden beri bana destek olmuyor hiç”…
Bekârken çok mu mutluydunuz?..”Eeee, sorunlarım vardı tabiî. Gençliğimde de tedavi görmüştüm aslında”
Bu gibi kişiler, hayal ve masalların da etkisiyle, evlenince tüm sorunlarının aniden biteceğini bekledikleri için, aynen devam eden sıkıntılar, ciddi bir hayal kırıklığını ve öfkeyi de beraberinde getirir maalesef. 
Oysa, eğer biz değişmezsek, yarın bu günden farklı olmayacaktır. Nikahta sadece keramet vardır; mucize değil.
O yüzden, önce siz tek başına da mutlu olmayı öğrenin, sonra evlenin. Mutluluk paylaşıldıkça artar.

KONUŞABİLMEK LÂZIM…..
Evlilik anlaşmaktır. İnsanlar da konuşa konuşa anlaşırlar, malum.
Beğendiğiniz kişi dış görüntüsüyle, huyuyla, yaşama biçimiyle size çok uyuyor ama konuşmaya başladığınızda bir kopukluk oluyorsa dikkat! 
Dozunda olunca tartışmak bile güzeldir, ama konuşamamak bir felakettir. 
Onunla konuştuğunuzda zihniniz açılıyor, 1+1=3 ediyorsa bu çok güzel. 
Eğer fazla olumlu bir katkı almıyor ama meramınızı anlatıp onu da anlayabiliyorsanız,1+1=2 ediyor demektir ki, idare eder. 
Ama, ne kadar seviyorsanız sevin, onunla konuşurken kendinizi anlatamıyor, onun da ne demek istediğini kavramakta zorlanıyorsanız, 
yani, 1+1= 2 bile etmiyorsa işiniz zor. 
Hayat boyu mimiklerle anlaşamazsınız çünkü…. Onunla konuşamazsanız, ya kendi kendinize konuşmaya başlarsınız ya da başkalarıyla. 
İkisi de risklidir.”Mutlaka evlenin. Anlaşırsanız mutlu olursunuz, anlaşamazsanız filozof” diyenlere de katılmıyorum. 
Size muhatap olabilen, zihninizi açan, fikrinizi zenginleştiren biriyle evlenirseniz, filozof değil evliya bile olabilirsiniz.

FLÖRT NE İŞE YARAR?…..
Konuşma deyince akla beraber çıkma ve flört de geliyor. İnsanların, birbirlerini tanımak istemeleri çok normal tabiî. 
Ama flört dönemi, gerçek beraberliği aksettirmez çoğu zaman. 
Eğer flört, gerçek hayatın aynısı olarak yaşanabilse, belki evliliğin nasıl gideceğine dair ip uçları verebilir, ama 
bunun da başka bedelleri vardır malûm. 
Bildiğimiz anlamdaki flört, yalnızca, arada sırada görüşüp gezmek, sohbet etmek ise, 
aslında gerçek hayatta olunandan farklı bir kişiliğin sergilendiği bir dönemdir.
Örneğin kişi, günün yirmi üç saati tek başına, sessiz ve sakin bir hayat sürüyor, 
biriken sohbet ve gezme ihtiyacını günde bir saatlik buluşmalara saklıyorsa, o bir saatte çok konuşkan, canlı, eğlendirici biri gibi davranabilir. 
Ve çıktığı kişi de canlı, atak, sosyal insanlardan hoşlanıyorsa onun gözüne hoş görünebilir. 
Ama iş evliliğe gelince, o hareketli görünen kişinin günde ancak bir saat gezmeye ve sohbete tahammül edebildiği, aslında çok durgun ve sakin bir hayatı sevdiği açığa çıkar ve sürtüşmeler başlar tabiî.
Ben üç dört yil flört edip birbiriyle çok iyi anlaşan, ama evlenince bir kaç ayda hayal kırıklığı yaşayan nice insanlar gördüm. 
Evlilik hayatı başlayınca,”Reklamları izlediniz, şimdi haberler”. anonsu yapılmış gibi olur. “Peki, flört bile olmadan evlenilecek kişi nasıl seçilebilir?”,diyebilirsiniz. 
Aslına bakarsanız bir insanın, karşısındaki kişiyi tanıması o kadar da uzun bir zaman gerektirmez. 
Yapılan araştırmalar özellikle bayanların, karşılaştıkları kişiyi ilk üç dakika içinde değerlendirip kategorize edebildiğini göstermiştir. 
Dikkatli bir insan için yüz hatları, mimikler, ses tonu, konuşma biçimi, hatta kullanılan kelimeler bile kişiliğe dair önemli işaretler taşır. 
Ve özellikle hanımlar, bu tip işaretleri çok iyi değerlendirirler.
Meselâ karşınızdaki kişiye, “Hava bu gün ne güzel, değil mi?”, diye sordunuz diyelim. 
Hepsi de ayri bir kişilik yapısına işaret eden çeşit çeşit cevaplar alabilirsiniz.-
Gerçekten harika bir hava var, insanın içi coşkuyla doluyor. (Canlı, iyimser)..
“Böyle havalari çok mu seversin?,  (Karşısındaki ile ilgilenen.)..
“Hi hi. (Kontrollü ve ketum.)  “Haklısın, çok güzel, değil mi? (Uyumlu, paylaşımcı.)…
“Esas üç gün önce çok daha güzeldi. (Geçmişte yaşayan.)..
“Yaa, bu güzel havada eve tıkıldık işte. (Şikayetçi, karamsar.)..
Bakın, bir tek cümleden ne kadar çok ipucu çıkartabiliyorsunuz. Yeter ki ona iyi bakın, dikkatli dinleyin ve ipuçlarını değerlendirin. 
Böylece yakışıklı prensi bulmak için yüzlerce kurbağayı öpmeniz gerekmez.

ONU IYI TANIYIN…
Yukarıda ki konunun devamı olmakla beraber ayrı bir paragraf olmayı hak eden bir önemi vardır bu bahsin. 
Bir insanin karşısındakini iyi tanıyabilmesi için bile, önce kendi sıkıntı ve saplantılarından arınması gerekir. 
Şimdi onu bir düşünün. Nasıl bir insan olduğunu tarif edebilir misiniz?
 Eğer onun kişiliğini en az on cümle ile tarif edemiyorsanız, onu tanımıyorsunuz demektir. (Ayrıca bu on cümleyi başta hazırladığınız tarifle kıyaslayacağınızı da anladınız tabiî.)
Eğer onu tam olarak tanımadığınız halde ondan çok hoşlanıyorsanız, bu sizin farketmediğiniz bir kompleksinizle ilgili olabilir, dikkat edin! 
Ne demek istediğimi bir örnekle anlatayım…
Faraza, diyelim ki, siz maddî sıkıntı yaşıyorsunuz.
Fena halde zorlanıyorsunuz. Acilen borç para bulmanız lâzım. Ve bu arada bir yazarla tanıştınız. 
Çok ilginç fikirleri var. Size son çıkan kitabını anlatıyor. Ama siz onun fikirlerini dinlemiyorsunuz bile. Neden? 
Çünkü aklınız para probleminizde. Bu haldeyken onu ancak şöyle dinlersiniz: 
“Acaba kitabı iyi sattı mı? Parası var mı?, Bana borç verir mi?”, Anlattığı fikirleri dinlemezsiniz bile. 
Sonuçta sizin acil ihtiyacınız, meşgul olduğunuz probleminiz, onu tanımanızı engeller, saatlerce konuşsanız bile.
Aynen bunun gibi; Diyelim ki sizin beğenilme, önemsenme konusunda bir kompleksiniz var. 
İnsanların size hak ettiğiniz ilgiyi göstermediğini düşünüyorsunuz. 
Bu durumda yalancı ve ahlâksız biri bile, size aşırı ilgi gösterse, peşinizden koşsa, sizi göğe çıkarsa, sizi elde etmesi kolaydır.
Siz, uğraştığınız tek konuda derdinize deva olacağını düşündüğünüz bu kişinin, aslında kolayca fark edilebilecek 
bir yığın yanlışını fark etmezsiniz. 
Sonra da, “Evlenmeden önce anlayamamıştım onun böyle biri olduğunu” diye şikayet edersiniz. 
“Küçücük çocuklar bile karşılarındaki insanın huyunu-suyunu hissedebilirken, nasıl oldu da, onun bu yönlerini görmediniz?”, diye sorulduğunda da “Bilemiyorum, fark etmemişim” dersiniz.
Aslında cevap açıktır: O yönlerine hiç bakmadınız ki… Sizin ilgilendiğiniz tek bir konu vardı. Saplantınız yani….

O yüzden, “Önce kendi saplantılarınızı bulup çözmeniz lâzım, doğru seçim yapabilmek için” diyorum. 
Ve sonra da, duru bir gözle karşınızdakine bakıp onu tanımaya, anlamaya çalışmanız. 
Eğer karşınızdakinin huyunu-suyunu doğru düzgün tarif edemiyor, size sorulan “şu şu yönleri nasıl?,” sorularına cevap bulamıyorsanız, tekrar bir değerlendirme yapmanız gerekiyor demektir. 
Bu değerlendirmeyi güvendiğiniz kişilerle beraber yapmanızda da fayda var bence.

BİR KAÇ BİLENE DANIŞIN……..
Evleneceğiniz kişiyi tabiî ki kendiniz seçeceksiniz ama, fikrine güvendiğiniz kişilere danışmanızın da çok faydasını göreceksiniz. 
Hele aşık iseniz (yukarıda değindiğimiz gibi), tarafsız yorum yapamayacağınız için,
olaya üçüncü bir gözle bakan tecrübeli kişilerin yorumlarını da alın mutlaka. Sizi denk ve uyumlu bir çift olarak görüyorlar mı?… 
Tecrübe, sandığınızdan (ve benim de gençliğimde sandığımdan) çok daha önemlidir.
Ancak burada da abartıya kaçmamalı, mutlaka son kararı siz vermelisiniz.
Hata yapma korkusu veya kararsızlık sebebiyle evleneceği kişiyi, anne-babasına veya büyüklerine seçtirenlerin şikayete hakkı olmayacaktır ileride..
Sizin yerinize seçim yapacakların da saplantıları olmadığı ne malûm?
Hep söylerim, hayli bağımlı bir toplum olduğumuz ve ilişkilerimiz de özerkliğe pek yer vermediğimiz için, iki üç arasında salınıp duruyoruz maalesef. 
Bir yanda gençlerin kararlarını onların yerine almak, başkalarının hayatını yönetmeye çalışmak, çocuğunu, 
vesayete muhtaç bir aciz gibi görmek yanlışına düşen aileler, büyükler olduğu için; diğer yanda ya boyun eğmiş,
sorumluluğunu üstlenmekten korkan ve her işini başkasının aklıyla yapan gençler yer alıyor, ya da bu baskıyı reddedip ipleri tümden koparan, tamamen kendi başına davranıp kimseye danışmayan isyankârlar. Orta noktayı bulmak çok mu zor sizce?
Burada özellikle sevdiği kişiyle evlenmesine ailesi izin vermeyen (ya da sevmediği biriyle evlenmesi istenen) gençlere de seslenmek isterim.
 Aileniz eğer bu dayatmayı, bazı saplantıları doğrultusunda yapıyorsa, bununla onları (usulünce) yüzleştirmeyi deneyin. 
“Anne, sen mutsuzluğunu maddî sıkıntına bağladığın için, benim, illa ki o zengin çocukla evlenmemi istiyorsun;
Ama senin esas problemin para değil, babamın seni sevmediğini sanıyorsun. Zaten bak, filanca da zengin, ama hiç de mutlu değil” gibi.
Eğer siz, kendi tercihinizin sizi mutlu edeceğini yeterince ve mantıklı biçim de açıklarsanız neden kabul etmesinler ki? 
Kim çocuğunun mutsuz olmasını ister?… 
Ha, eğer, “Düşünce biçimleri yanlış, kuşak farkı var, anlamıyorlar”, diyorsanız, yeterince konuşmuyorsunuz demektir. 
Onlar da sizin gibi genç oldular vaktiyle, siz meramınızı doğru anlatırsanız mutlaka anlayacaklardır.
Bu konu üzerinde çok durmamın sebebi, mutlu bir yuva kuracığım diye, arkanızda harabeler bırakmanızı istemeyişimdir. 
O harabe görüntüleri sizin hayalinizde hep yaşar, ne kadar iyi bir evlilik yapsanız da. 
Sizin iyiliğiniz için söylüyorum yani, aileniz için değil…

ONUN AİLESİ NASIL PEKI?
“Anasına bak kızını al” sözü boşuna söylenmemiştir. 
Hele hele yapı olarak ailesine daha düşkün ve bağlı olan kızların, ailelerinin tarz ve kişiliğinden çok farklı olmaları hayli nadirdir.
O yüzden özellikle bir erkeğin, evleneceği kızın ailesini iyi tanıması gerekir. 
Erkeklerin işe ailelerinden biraz uzağa düşebileceklerini de eklememiz lâzım, her ne kadar”Armut dibine düşer” ise de.
Aileyi incelerken kişinin, anne-babasıyla ilişkilerine de çok dikkat etmek gerekir. 
Zira psIkolojik bir gerçektir ki, kız çocuğunun babasıyla, erkeğinde annesiyle ilişkisi, 
evlendiğin de sürdüreceği bir iletişim tarzının temelini atar. 
Babasıyla mesafeli büyümüş bir kız, eşiyle de mesafeli olacaktır muhtemelen.
 Annesinin şefkatli ev kadını kimliğini benimsemiş bir erkek, çalışan ya da sosyal yönü kuvvetli bir kadına 
(sebebini bilemediği halde) tahammül edemez. 
Babası kendisine aşırı düşkün bir kızın, eşinden de yüceltilme beklemesi veya annesi basıin bir erkeğin, pasif bir bayanla mutlu olamaması gibi örnekler de verebiliriz. Tabii, “Ailesine bakın” derken aileler arasında uyumu da değerlendirmek lâzım. 
Eşler birbiriyle ne denli uyumlu olursa olsun, ailelerle veya aileler arasında yaşanan sürtüşmeler en azından tatsızlık sebebi olacağından, bu konuda da denklik aramakta fayda vardır.  “Ailelerimiz anlaşabilir mi?.. Ben onun ailesiyle uyuşabilir miyim” diye de sorulmalıdır yani.

DOĞRU ZAMANLAMA….
Yanlış zamanda yanlış karar verilir. 
Eğer bir bunalım dönemi yaşıyorsanız kesinlikle hayatınızı bağlayacak önemli bir karar vermeyin. 
Zira denize düşen yılana sarılır… Biz, depresyon gibi sıkıntılı dönemlerde ki hastalarımızı mutlaka uyarırız:
“Şu an sağlıklı değerlendirme yapamayabilirsiniz. Kendinizi toparlayana kadar önemli bir karar almayın.
“Öylesi bunalım dönemlerinde öncelikler değişir çünkü ve sağlıklı düşünmek pek mümkün olmaz.
Depresyonda iken yasadığı keyifsizliğin etkisiyle çok hareketli, neşeli birisine aşık olup evlenen bir hastam, düzeldiğinde, 
“Ben bu havai, boşboğaz insanla nasıl yaşarım?” demeye başlamıştı. 
Evde ki huzursuzluktan kurtulmak için, ilk çıkan kısmete evet diyen kızlarımızın çok yanlış seçimler yaptıkları ve 
daha büyük sıkıntılara düştükleri de, yine çok gördüğüm bir örnektir. Yağmurdan kaçan doluya tutulur genellikle.

KAÇ YAŞINDA EVLENMELİ?…
Zaman deyince, uygun evlenme yaşı da çok önemli bir konudur. Cinslere göre konuşursak, erkek, yapı olarak daha geç olgunlaşır. Bu, fizyolojik olarak da bilinen bir gerçektir. 
Bunu bazı şövenist erkekler, “Erkek olmak zor bir iştir” diye yorumlarlar. 
Şaka bir yana, erkeğin evlilik sorumluluğunu üstlenecek kıvama gelmesi yirmi beş yaşından önce zordur gerçekten de. 
Hele bizim gibi bağımlı özellikleri olan, gençlerin bile muamelesi gördüğü bir toplumda, bu yaşı otuza bile taşıyabiliriz. 
Ancak, geç evlenmenin erkekler için bazı hatalara düşme riskini arttırdığını da unutmamak lâzım.
Bayanlar ise çok daha erken dönemlerden itibaren evlilik ve anneliğe hazır gibidirler. 
Dolayısıyla günümüzde, genel kabul gören ortalama olan, yirmi yaş civarı mantıklı sayılır. 
Tabii bu yaşı eğitim vb sebeplerle biraz ileriye almak da mümkündür, ama kişilik fazla kemikleşmeden evlenmekte de fayda vardır bayanlar için.
Zira, evlilik bir ölçüde elastik olmayı, uzlaşabilmeyi, gereğinde taviz verebilmeyi gerektirir. 
Yaş fazla ilerlemiş, yaşama tarzı oturmuş ise, karşısındakine uyum sağlamak güçleşecektir.
“Bunca yıllık huyumu değiştiremem ki!…”İdeal olanı, erkeğin sorumluluk üstlenecek, gerektiğinde, eşine yol gösterecek bir olgunluğa eriştiği yirmi beş-otuz yaşlarında, bayanın da, kendini ve hayati tanıyıp, fazla da kişiliği kemikleşmeden, yirmi yaşlarında yapacağı evliliktir. 
Arada beş-on yaş fark olması da tavsiye edilir zaten; özellikle ileriki yıllar açısından.

DÖRT DÖRTLÜK OLMALI MI?…
Yukarı da anlattıklarımız iyi bir evlilik yapabilmek için dikkate alınması gereken (bazı) faktörlerdir.
Bu saydıklarımızın hepsinden tam not almak zorunda değilsiniz elbette ama, hepsini dikkate almanız sizin yararınızadır.
Bu dünya cennet olmadığına göre ve birçok peygamber bile evliliğinde sorunlar yaşadığına göre,  mükemmel,kusursuz bir uyum arzulamak fazla iyimserliktir tabiî ki. 
Evlenmek için illa da karşınıza dört dörtlük birisinin, bir masal kahramanının çıkmasını beklemeyin.
“Onun, busu eksik, bunun, şusu fazla”, derken sonunda eli böğründe kalıp hiç olmayacak biriyle evlenenler çoktur.
Dört dörtlük uyum deyince şu soruyu sorasım geldi: 
“Dünyanın bir yerinde aynı sizin gibi, fiziğiyle, huyuyla tıpa tıp size benzeyen birisi var” desem inanır mısınız? 
İnanmazsınız tabiî. Çünkü insanlar, hiç biri diğerinin aynı olmayacak bir çeşitlilikle yaratılmışlardır. 
En benzer dediğimiz kişilerin bile, biraz dikkat ettiğimizde pek çok farklılıklarının olduğunu görürüz.
Peki o zaman su soruyu sorayım: “Dünyanın bir yerinde tıpa tıp sizin hayalinize uyan birisi var” desem inanacakmısınız? 
Buna da inanmayın. Hayaller, idealler, yıldızlar gibidir. Onlarla yolumuzu buluruz ama, onlara ulaşamayız. 
Onların gerçekleşme yeri başka diyardır. Bu dünya da bulabildiğiyle yetinmek de bir fazilettir. İsterseniz formüle edelim:
Dört dörtlük beklemeyin, dörtte ikiye de razı olmayın; dörtte üçü hedefleyin…

EVET DEMEDEN ÖNCE…
Uzun süren bir ilişkiden sonra sıra geldi nikah masasına oturmaya.. 
Oturmasına oturacaksınız ama hala kafanızda cevaplanması gereken yüzlerce soru var. 
Doğru seçimi yaptığınızdan emin misiniz? 
Cevap “bilmiyorum” ise lütfen bu yazıyı okuyun…
Sevgiliniz size büyük soruyu sordu “Benimle evlenir misin?”; ve siz de ona “Evet” dediniz. 
Fakat neden hala emin değilsiniz? 
Doğru bir karar mı verdiniz? 
İlk önce aklınıza gelen soruların cevaplarını verin.

BEKLENTİLERİNİZ…
Bu evlilik size ne getirecek? 
Bir arkadaş? 
Ait olma duygusu? 
Aile? 
Çocuklarınız olacak mı? 
Kaç tane? 
Aile ve kariyeri nasıl birbirinden ayıracaksınız?

İLETİŞİM…
Sorunları nasıl çözeceksiniz? 
Karşınızdaki insanın iletişim kurma tarzından emin misiniz? 
Sinirli biri mi? Kimin alttan alması gerekecek?

ARKADAŞLAR…
Hayatınızın neresinde olacaklar? 
Onlarla ne kadar zaman geçireceksiniz? 
Onun sevmediği arkadaşlarınızla görüşecek misiniz? 
Erkekler ayrı, bayanlar ayrı mı dışarı çıkacaksınız?

PARA…
Paranın nereye harcanacağına kim karar verecek? 
Ya çok uzakta bir iş teklifi alırsanız? 
Faturaları nasıl ödeyeceksiniz? 
Ne kadar biriktireceksiniz?

AİLE VE KURALLAR…
Ailenin hayatınızdaki rolü ne olacak? 
Eğer aranızda bir anlaşmazlık çıkarsa ne olacak?

CİNSELLİK…
Doğum kontrolde hangi yola başvuracaksınız? 
Ya başka birinden etkilenirseniz? 
Cinsellik sıkıcı olmaya başlarsa?

ÇOCUKLAR…
Çocuk büyütmekteki düşünceniz birbirine uyuyor mu? 
Çocuklara kim bakacak? 
Bu soruların cevaplarını bir kağıda yazın ve gözden geçirin eğer cevabını bulamadığınız bir sorunla karşılaşırsanız bunu müstakbel eşinizle paylaşın. 
Bakalım onun buna tepkisi ne olacak?

SÖZLEŞME YAPIN….
Eğer tüm bu muhasebeler sonunda evlenme kararı alınmışsa, bu kararın şartlarını kağıda dökmenizi tavsiye ederim. 
(Sadece ben değil, tüm evlilik terapistleri tavsiye eder bunu.) 
Evlilikte uyulacak kurallar, hangi konularda kimin nasıl bir fedakârlık yapacağı, kimin neyden sorumlu olacağı, hatta 
hangi şehir de yaşanacağı gibi konuların bile yazılı anlaşma hâline getirilmesinde fayda vardır. 
Böylece evlilik sırasında olabilecek sürtüşmeler de, “Benim dediğim mi olacak, senin dediğin mi?” tartışmaları yaşamazsınız. 
“Burada yazdıklarımız olacak. Ne söz vermiştik?… Bak, altında imzamız bile var.
“Ama bunun faydası sadece evlilik süresince çıkan problemlerin çözümüne yardım da değildir. 
Bence esas, çıkabilecek problemleri önceden görmeye ve belki de kötü bir evliliği engellemeye veya baştan düzeltmeye yarar; doğru karar vermeyi kolaylaştırır. 
O heyecanlı dönemin coşkusu içinde size önemsiz gibi gelen ve “anlaşarak hallederiz, bir yolunu buluruz” denilen nice gizli uyumsuzluk bu esnada açığa çıkabilir…Meselâ ailelerle ilişkinin düzeyi, edinilecek malların nasıl kullanılacağı, çocuk bakım ve eğitiminde eşlerin payları, özel ilgilere ne kadar zaman ayrılacağı, hatta televizyonda ne seyredileceğine kadar yazın bakalım. 
Hiç tahmin etmediğiniz kaytarmalar, itirazlar olabilir. 
Olmuyor mu?. 
Hemen evlenin o zaman.
Allah bir yastıkta kocatsın…

Yanıt Yazın