En Son Yorumlar
    Takvim
    Ocak 2012
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    23242526272829
    3031  

    GÜNDEM ÇORBASI (18. OCAK. 2012)…

    18 OCAK’DA DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE YAŞANAN OLAYLAR…HAZIRLAYAN: HALUK CANGÖKÇE

    BUGÜN (18 Ocak 2012)
    18 Ocak Gregorian takvimine göre yılın 18. günüdür. Sonraki sene için 347 gün var ( Artık yıllarda 348).

    18 OCAK’DA DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE NELER OLDU ?…

      532 – İstanbul’da Büyük Bir İsyan Çıktı 30 Bin Kişi İdam Edildi…(Bizans İmparatorluğunun  başkenti Konstantinepolis (İstanbul)’de düzenlenen at yarışları sırasında Bizans İmparatoru Justinianus’a karşı, büyük bir ayaklanma çıktı. Ayaklanma sırasında İstanbul’un neredeyse yarısı yandı. İmparator Justianus ayaklanmayı beş gün sonra 18 Ocak 532 tarihinde ancak kontrol altına alabildi. Ayaklanmadan sorumlu tutulan yaklaşık otuz bin kişi hipodromda idam edildi. Bu ayaklanma Bizans Tarihinde Nika Ayaklanması olarak geçmektedir)…
    1910 – Çırağan Sarayı yandı. Saray 1865’te Sultan Abdülaziz tarafından inşa ettirilmişti.
    1911 – İlk defa bir uçak, bir geminin güvertesine iniş yaptı.
    1912 – Kaptan Robert Scott Güney Kutbuna ulaştı. Bunu başaran ilk insan olmayı hayal ediyordu ancak Roald Amundsen ondan yaklaşık bir ay önce bunu başarmışt
    1916 – İngilizlerin Gelibolu yarımadasını boşaltmaları üzerine, 5. Ordu Karargahı Çanakkale’den Lüleburgaz’a alındı.
    1927 – ABD Senatosu Lozan Antlaşmasını Reddetti..(Lozan Antlaşması ABD’de iç politika malzemesi haline getirilmişti. Antlaşma üzerindeki tartışmalar 1923 yılında başlamış ve 18 Ocak 1927 tarihine kadar devam etmişti. Bu tarihte senatoda yapılan oylamada 34’e karşı 50 oy ile Lozan Antlaşması reddedildi. Türkiye ABD’ye fazla bir tepki göstermed
    1931 – Cumhuriyet Gazetesi’nin düzenlediği ‘ Türkiye Güzellik Kraliçesi’ yarışmasını Naşide Saffet Hanım kazandı.
    1940 – Milli Korunma Kanunu’ TBMM’de kabul edildi.
    1944 – Trak’adlı yolcu vapuru, Çanakkale’den Bandırma’ya girerken kayalara bindirerek battı; 24 kişi öldü.
    1975 – Haşhaş kapsüllerinin çizilmesi yasaklandı.
    1990 – Et Balık Kurumu, işçi ve memura kurum mamullerinin taksitle satılmasını kararlaştırdı.
    2001 – Fransa’nın sözde Ermeni soykırım yasa tasarısını kabul etmesi, Türkiye ile ilişkileri gerdi.
    2001 – Avustralya’nın ilk klonlanan koyununun 3 kuzu yavrulaması, klonlamayla damızlık bir ırk yaratılmasının yolunu açtı.
    ***
    NEREYE GİDİYORUZ ?…
    Okuyunca içim acıdı. Aydın Denktaş, eşi Rauf Denktaş’ın cenazesine sarılmış, bir yandan ağlıyor, bir yandan da soruyordu:
    “Nereye gidiyorsun Rauf?”
    Asıl soru işte budur dostlarım, ne kazanacağımız, ne kadar yaşayacağımız, neler yapacağımız, hangi makamlara geleceğimiz değil, asıl soru nereye gideceğimiz sorusudur.
    Çünkü tüm mevkiler, makamlar kabir kapısında kalıyor…
    Cepsiz, dikişsiz bir kefenle dünyadan ayrılıyoruz…
    Sahi, nereye gidiyoruz?
    Zaman zaman Hamlet’in o meşhur repliği dilime dolanır, kendimi mırıldanırken yakalarım:
    “Olmak, ya da olmamak, işte bütün mesele!”
    Bir birine zıt gibi gelse de, aslında bir birini tamamlıyor bu iki kavram: Çünkü önce “oluş”, sonra “yok oluş” gelir…
    Olan, olmayanın tehdidi altındadır bir bakıma…
    Daha fazla saçmalamadan konuya gireyim: Geçenlerde gençlerle muhabbet (bilgi ve sevgi katkılı sohbet) ederken (onlar bu işe ısrarla “konferans” diyerek beni deli ediyorlar), birden sordum:
    “Meşhur olmak ister misiniz?”
    Parmaklar arzuyla kalktı…
    “Peki, meşhur bir eroinman olmak ister misiniz?..”
    Sessizleştiler.
    O sessizlik içinde, sesimi yükselttim:
    “Öyleyse siz eroinman bir meşhurdan daha mutlusunuz!”
    Sonra tekrar sordum:
    “Kral olmak ister miydiniz?..”
    Parmaklar yine kalktı.
    “Ama küçücük bir ayrıntı: Görkemli anıt mezarında yatan ölü bir kral olacaksınız.”
    Kimse istemedi…
    “Öyleyse” dedim, “siz kraldan daha kralsınız! Çünkü hayattasınız.”
    Arada bir insan kendine sormalı:
    “Nereye gidiyoruz?”
    Mesele “olmak ya da olmamak” meselesi!
    Meşhur ama eroinman, kral ama ölü, zengin ama hasta!
    Meşhur, zengin ama mutsuz!..
    Ne anlamı var ki?
    Soru hep aynı aslında:
    “Nereye gidiyoruz?”
    Çok paranız var, ama sağlığınız yok. Ağrılar içinde kıvranıyorsunuz. Yaşayıp yaşamayacağınız konusunda doktorlar bir şey söyleyemiyor…
    Bu şartlar altında meşhur ve zengin biri olmanın hiçbir anlamı kalmıyor.
    Mesele, nasıl da elimizdeki serveti fark etme meselesi olarak belirginleşiyor, görüyor musunuz?
    Ulaşmak için kendimizi telef ettiğimiz şeyler ölümün gölgesi altında nasıl da önemini yitiriyor…
    “Sevgili gençler” dedim, “siz kraldan daha kral, zenginden daha zengin, meşhurdan daha meşhur durumdasınız! Çünkü hem gençsiniz, hem sağsınız, hem de sağlıklısınız…”
    Yapılacak şey belli, arada bir “Nereye gidiyoruz?” diye kendimize sormak ve ister istemez gideceğimiz yere hazırlanmak.
    Dünya malum:
    Bir varmış, bir yokmuş masalı!..
    Mal-mülk, servet-şöhret, makam-mevki, hatta krallık filan dünya kadar büyük yalanlardır!
    Demek oluyor ki, bizler bir yalan uğruna birbirimizi kırıyoruz, eziyoruz, sömürüyoruz, incitiyoruz, kandırıyoruz, kirletiyoruz, kemiriyoruz!
    Zenginleşmek, ya da meşhur olmak için neredeyse bir birimizin gırtlağına basıyoruz.
    Sahi, dünya buna değer mi?

    Alıntı : Yavuz Bahadıroğlu
    ***
    “KEMALİZİM”..
    “Kemalizm” Atatürk’ün ortaya attığı ve ürettiği bir ideoloji değildir. 
    Bunun “Atatürkçülük’le” yani bilimin önderliğinde çağdaş uygarlık düzeyini yakalama ilkesiyle hiçbir ilgisi yoktur.
    Kemalizm, düpedüz faşizmdir. Atatürk’ün adını kullanarak, Atatürk’ün asker özelliklerinden yararlanarak üretilmiş ve ona da dayatılmış faşizmdir.
    Kemalizm, M. Kemal Paşa’nın ölümünden sonra çıkartılmış, oluşturulmuş, fabrika edilmiş bir ideolojidir.
    Hattâ, o bir ideoloji bile değildir.
    İslam dini ile Kemalizm kesinlikle uyuşmaz ve bağdaşmaz.
    Kemalist ideolojinin baş mimarı Moiz Kohen’dir…
    Kemalist ilahiyatçıyarın aklî dengelerinden şüphe edilir.
    İslam dindir, dünya nizamıdır, hayat sistemidir.
    “Kemalizm” içerisinde bizzat Atatürk’e ait hiçbir şey bulunmayan yapay bir ideolojidir ve sistemi elinde tutmak isteyenler tarafından Türk demokrasisinin üzerinde Demoklesin’in kılıcı gibi bir görüntü vermiştir…
    “Kemalizm 1930’lardan itibaren bir Tek Adam yönetimidir” demek bile yetersizdir ve yanlıştır.
    Devlet eksenli, devlet iktidarının bir Tek Adam’da toplandığı bürokratik, totaliter bir rejimdir Kemalizm.
    Kemalist olmak, 100 yıl önceki çürütülmüş, sapkın ideolojiyi savundukları halde kendilerini “İlerici” görmektir
    Atatürk’e sığınarak “devlet içinde devletler” oluşturmaya çalışanlar da kendilerine “Kemalist” diyorlar!…
    Kemalizm’in tipik siması generaldir. Yani askeri bürokrat…Yani askeri bürokratlardır…
    Bu insanlara, Atatürkçülüğün bir “dünya görüşü”, oysa Kemalizm’in bir “düşünce” değil bir “ideoloji” olduğunu anlatamazsınız, zira anlamak istemezler…
    Şimdi de tutmuş soruyorlar:
    Kemalizm modernleşir mi diye!
    Modernleşir, modernleşir!
    Yüce Önder Sav Anıtkabir’de namaza durduğu zaman!

    Kamalizm yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.
    İmza: CHP Edirne milletvekili Şeref Aykut, “Kamalizm-CHP Partisi Programının İzahı” isimli kitap, 1936.
    ***
    OHAA YANİ !…
    CHP milletvekili, teröristbaşı Apo’nun bir zamanlar avukatlığını üstlenen Sezgin Tanrıkulu’ya ne diyelim?
    O da Hrant Dink kararından sonra hemen bir açıklama yapmış: “Adalet ve Kalkınma Partisi, yargı süreci içinde ve dışında bu cinayet şebekesinin aydınlatılmaması noktasında elinden ne geliyorsa yapmıştır.”
    Tam bir rezalet..
    Adam, bu ülkede 40 bin insanın ölümüne sebebiyet veren teröristbaşı Apo için mahkemeye gidip avukatlık yapıyor.
    Binbir dereden su getirip, Apo’nun tahliyesi için mücadele veriyor.
    Sonra da gelmiş, Hrant Dink’i öldürdüğü gerekçesi ile iki kişinin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasını az buluyor.
    Ohaaa yani..
    Bir kişinin katli için “iki müebbet” az ise..
    “Apo’ya kaç bin müebbet” gerekirdi? söyler misin Sezgin Efendi?
    ***
    GARİP İŞLER !..
    Anayasa ve yasalara rağmen, Hilafet fonundan, zekat, sadaka kaynaklı bir para kullanılarak kurulan bir riba kuruluşunun yönetim kuruluna atanacak kişileri atama yetkisini, laikçi, laikliği ihlal etmemek için “Allah” demekten bile kaçınan bir kişinin kurucuları arasında yer aldığı bir partiye vereceksin bunda bir gariplik olmayacak da, bir bilim adamı TTK’nın üyeliğine atanınca, bu garip karşılanacak.
    Neymiş; Türköne Atatürkçü değilmiş!
    Peki CHP Şeriatçı mı?
    Peki bir partinin, özel bir şirketin yönetimine atama yapması hukuki mi, kanuni mi, etik mi, ahlaki mi?
    Hakan Şükür, bir kanalda futbol yorumu yaparsa milletvekilliği düşebiliyor ama, CHP bir bankaya yönetim kurulu üyesi atarsa, bir şey olmuyor!
    Çünki CHP “Normal bir parti” değil. Yasalar onun için fazla bir anlam ifade etmiyor..
    ***
    TEŞEKKÜRLER AMİRAL SAĞDIÇ !…
    Koramiral Kadir Sağdıç, halen Deniz Kuvvetleri Komutan Yardımcısı’dır.
    Fakat görevi başında değildir. Balyoz ve Poyrazköy davaları sanığı olarak Hasdal Askerî Cezaevi’nde tutuklu bulunmaktadır.

    Sağdıç’ın internete düşen ses kayıtlarında (http://www.dailymotion.com/video/xnppo6_denyz-kuvvetleryny-ve-turkyyeyy-hasdal-dan-ydare-etme-iddasi_news); eşi, kızı ve oğlu ile görüşme sırasında Sayın Amiral diyor ki:
    “Burada daha iyi erişiyoruz her yere.
    Dışarıdayken ilgilenemem. Canlarına okuyorum! İçeride kaldığım sürece faturalarını daha iyi kesiyorum.
    Hiç merak etme! (Bizi içeriye) Attıklarına, atacaklarına pişman olacak p…ler… Analarını bel…..iz.
    Hainliklerini, söke söke alacağız ya bunların. Hainliklerini yanlarına bırakmayacağız.
    Her şeyi buradan idare ediyoruz. Burada daha iyi mücadele ediyoruz. Hiç merak etmeyin.
    Sizin torunlara kadar garanti ederiz. Anlatıyoruz derdimizi. Sağ olsun komutanlar dinliyorlar.” (Komutanlar onları nasıl dinliyor? Burada, Hasdal’a yapılan üst komuta ziyaretlerini hatırlıyoruz…)
    Amiral Sağdıç’a gerçekten teşekkür ediyoruz.
    Darbe iddiaları davaları için gevşeyen herkesin gözünü açacak şeyler söylüyor.
    İçlerindeki kin, nefret ve intikam duygularının nasıl kuvvetli olduğunu herkese bir daha hatırlatıyor…
    Ergenekon davalarının önemini bir defa daha kör gözlere soktuğu için teşekkür ediyoruz.
    Silahlı Kuvvetler bünyesinde, hâlâ bir zihniyet değişimi olmadığını, sağır sultanlara kadar duyurduğu için teşekkür ediyoruz.
    Büyüklerimizin, yargıya müdahale eden söz ve tavırlarının, adaletin tecellisini nasıl tehdit ettiğini, herkesin görmesini sağlayacağı için teşekkür ediyoruz.
    Ayrıca eşi ve kızı yanında ettiği küfürler ile Silahlı Kuvvetlerimiz adına bizi çok utandırdığını da belirtmek zorundayız…
    Amiral Sağdıç’a gerçekten teşekkür ediyoruz.
    Darbe iddiaları davaları için gevşeyen herkesin gözünü açacak şeyler söylüyor.
    İçlerindeki kin, nefret ve intikam duygularının nasıl kuvvetli olduğunu herkese bir daha hatırlatıyor…

    Alıntı: Hüseyin Gülerce

    İkide bir asker ve generalleri tutuklayan yargıya karşı olmadık şeyler söyleyen kişilerin ibretle bu kayıtları okumasını tavsiye ederim..
    Bu durum TSK’daki birtakım odakların nasıl faaliyetlerine devam ettirdiğini ve meydan okuduğunu göstermesi bakımından ilgi çekici.
    Adam resmen cezaevinde TSK’nın yönetimi ve birçok konuya tesirli olduğunu açıkça en yakını olan oğluna söyleyebiliyor.
    Bu, durumun vahametini ortaya çıkartıyor…H.C.
    ***
    DARBE SEVENLERE KAPAK OLSUN !…
    Darbe sanıklarının hiçbir demokraside “tutuksuz yargılanması” düşünülemez.
    İnsan hak ve özgürlüklerine, demokrasiye ve devletin kurulu nizamına kast etme amaçlı böylesine bir suça teşebbüs eden oluşumlar elbette ki tutuklu yargılanacaktır.
    Vicdan kisvesi altında bunun aksini propaganda edenler, bence bunu bıraksın da darbe dönemlerinde hapishanelerde işkenceden geçirilen, tecavüze uğrayan, akli melekelerini yitiren, intihar eden insanlar için vicdan yapsın.
    Karşı mahallenin üç tane solcusuna yaranacağım diye benliğini inkar edercesine koroya katılanlara, Kadir Sağdıç’ın ses kaydı kapak olsun…
    ***
    SANKİ YURTSEVERLİK ONLARIN İNHİSARINDA !…
    Şu 19 Mayıs konusuna bakınız! Bilmeyen de sanır ki bir ölüm kalım meydan muhârebesi! Oysa söylenen ne?
    Deniliyor ki sâdece onu değil, bütün millî bayramlarımızı artık 1930’ların Faşist ve militarist gövde gösterileri olmakdan çıkararak aslî anlamlarına ircâ edelim.
    Birtakım stadlarda gençlerimize kol bacak sallatıp yağmurda çamurda yarısını öksürüklü tıksırıklı edeceğimize meselâ okulların ve üniversitelerin konferans salonlarına toplayıp uzmanlarla buluşturalım, sohbet etdirelim vs. vs..
    Hayııır, siz bunu dememişsiniz de memleketi satma pazarlıklarına girişmişsiniz gibi bir alay “vatanperver” haddinizi bildirmek için kuyruğa giriyor.
    Sanki yurdseverlik onların inhisârında!
    Bu arada ortalık biraz durulup da bu hakkı kendilerinde neye dayanarak gördüklerini sorunca yine kızılca kıyâmet kopuyor.
    Şu “gericiler” aslında bayağı nâzik insanlar.
    Bir ayağa fırlayıp “Ulan, sizi bize sayıyla mı verdiler?” şeklinde esip gürleseler acabâ ne olacak?
    ***
    DARBELERDEN VE DARBECİLERDEN HEP İĞRENDİM…
    27 Mayıs ihtilalinde 17 yaşında lise son sınıftaydım..Bu darbenin bana tek faydası!, o günkü cebir imtihanından sıyırmak oldu..
    12 Eylül 1980 ihtilalinde ise 36 yaşında ve O.D.T.Ü sinde ise görev yapıyordum. Bu ihtilalin bana öğrettiği şey ise, sırtıma yediğim asker copunun acısı oldu..
    Darbeden ve darbecilerden hep nefret ettim.
    12 Eylül’ü hem de 27 Mayıs’ı araştırdıkça, İmralı cinayetlerini, Mamak ve Diyarbakır işkencelerini öğrendikçe, darbelerin Türkiye’ye ne korkunç acılar yaşattığını daha iyi anladım.
    Bu organize zulümlerden de, onları savunan “özel şartlarımız”cılardan da, dayandıkları “ilke ve inkılaplardan” da iğrendim.
    Dolayısıyla, 12 Eylül’ün yargılanmasını sevinçle karşılıyorum.
    Dahası, bu yargılamanın hiç gerçekleşmeyeceğini, çünkü 12 Eylül 2010 referandumunun “AKP’nin göz boyaması” olduğunu iddia eden (ve zaten AK Parti ne yaparsa onu lanetlemeyi marifet bilen) kimi solcuların da, açıkçası, “şiştiğini” umuyorum.
    ***
    TARİHTEN BİR YAPRAK…

    KIBRIS LOZAN DA KAYBEDİLDİ !…
    Kıbrıs meselesi, Türkiye için dış siyasetini sorgulama vesilesi oldu.
    1923’te Lozan’la girilen uzun uykudan, Kıbrıs sayesinde uyanıldı.
    Sımsıkı bağlı olduğumuz müttefiklerimizin öteki yüzlerini Kıbrıs meselesi sayesinde idrak ettik.
    Bu bizim aynı zamanda Lozan’a ilk naniğimiz idi!
    Kıbrıs nihaî olarak ne zaman İngilizlere bırakıldı?
    Bunu “ulusalcılık” sıfatına sığınanlar hatırlamak istemez: Lozan’da!
    Türkiye Lozan’da Kıbrıs’ı tamamıyla İngilizlere terk etti.
    Oradaki Türklerin-Müslümanların iki alternatifi vardı: Birisi Türkiye’ye göç etmek, ikincisi İngiliz tabiyetine girmek.

    93 Harbi denilen 1877-78 Türk-Rus Harbi sonunda İttihat Terakki’nin mübeşşirlerince mâruz kaldığımız felâketi hafifletmek maksadıyla
    Sultan Abdülhamid Han siyasî bir manevra çevirmiş ve bu iş için İngilizler’i kullanmıştı.
    Çünkü onlar da Hindistan’ın Kuzey kesimindeki menfaatleri itibariyle Ruslar’ın ilerlemesine karşı çıkmak mecburiyetindeydiler.
    Fakat bize yapacakları iyilik mukabilinde bir tâviz olarak Kıbrıs’ı aldılar.
    Zira burası Hindistan yolunun emniyeti bakımından kendilerince mühim idi.
    Anlaşmanın bir şartı da Ruslar, başta Batum olmak üzere Elviye-i Selâse ‘yi (üç vilâyet yani Kars, Ardahan ve Batum) bize iâde ettikleri takdirde, onlar da Kıbrıs’ı geriye vereceklerdi.
    Lâkin I.Cihan Harbi’nde biz İttihat Terakkicilerin hesapsız hareketleri sebebiyle Almanlar’ın yanında yer alınca,
    İngilizler 5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs Adası’nı ilhak ettiklerini ilân ettiler. Türkiye, bu emr-i vâkiyi kabul etmedi.
    Mesele Türkiye ve İngiltere arasında muallakta kalmış oldu. Bunun da Lozan’da halli gerekiyordu.
    Lozan zâbıtlarını baştan sona kadar okuyanlar, Kıbrıs Adası’nın murahhaslarımızca talep olunduğuna dair bir tek cümleyle karşılaşmazlar.
    Muâhedenin 20. maddesi ile Türkiye’nin İngilizler tarafından 5 Kasım 1914 tarihinde ilân olunan ilhak kararını tanıdığı beyan edilmektedir.
    21. maddede ise, orada yaşayan ahalinin artık Türk tâbiiyyetini kaybederek İngiliz tâbiiyyetini kazandığı hükme bağlanmaktadır.
    Ancak bizim murahhasların itirazı ile buna bir istisna getirilmiş ve isteyenlerin iki sene içinde Türk tâbiiyyetini tercih edebilecekleri kabul olunmuştur.
    Ancak bu tercih haklarını kullananların, müteakip 12 ay zarfında Türkiye’ye hicreti mecburî kılınmıştır.
    İşte Kıbrıs Adası’nda Türkler ve Rumlar arasındaki nüfus dengesizliği, bu sebepten kaynaklanmaktadır.
    Sadece bu sebepten mi? Hayır…
    Bir de şu var: II.Cihan Harbinde açlık ve bombardımandan kaçarak Ege sahillerimize sığınan on binlerce Rum, istekleri üzerine, bizim tarafımızdan Kıbrıs’a taşınıp yerleştirilmişlerdir.
    ***
    Hayat susarak güzel olsaydı, ağzımı bağlar ölünceye kadar susardım.
    Hayatta konuşarak mutlu olsaydık mutluluktan bıkana kadar konuşurdum ama hayat öyle bişey ki;
    Sustuğunda konuşmadın diye pişman eder, konuştuğunda ise susmadın diye kahreder…

    Eğer söylenecek sözünüz varsa ekleyin..
    Eğer söylenecek sözünüz yoksa sözleri okuyun..
    Okumaya da zamanım yok diyorsanız..
    O zaman PAYLAŞ ın birileri mutlaka okur…HALUK CANGÖKÇE
    ***
    Çeşitli Makale ve Yazılarım için:
    http://www.turklider.org/TR/DesktopDefault.aspx?tabid=1583 da ” Haluk Cangökçe Gözüyle”

    Yanıt Yazın