En Son Yorumlar
    Takvim
    Ekim 2011
    P S Ç P C C P
     12
    3456789
    10111213141516
    17181920212223
    24252627282930
    31  

    KÖŞE YAZILARINDAN DERLEMELER…(3.10.2011)

    HİÇ “YASALARA BAĞLILIK” YEMİNİ EDİLİR Mİ ?…
    Meclis yeni yasama yılına, André Gide’in Mutlu Prens’i gibi varsıllığını tüm yaz boyunca sunup tükettiği için artık eskisi kadar parlak ve alımla ışıyamayan güz güneşiyle beraber, açtı nihayet kapılarını.
    Adeta yüz sene öncesinin Kürdistan Teali Cemiyeti’nden yansıyarak taşınan hülyaların bugünkü temsilcileri, “fazla naz âşık usandırır” zehabıyla, mırın kırın ederek de olsa, sonunda geldiler ve yemin ettiler.
    “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalmak”tan tutun da, bir an önce değiştirmek için hemen herkesin can attığı “Anayasa’ya sadakatten ayrılmamaya” kadar, adamı zıvanadan çıkarmaya yetecek ne çelişki varsa hepsini birden içeren o ant metnini, bağırlarına sanki taş basar gibi yaparak ve haklı olarak becerebildikleri en ruhsuz tavırlarıyla, def’i belâ kabilinden okudular, gene de…
    Hiç “yasalara bağlılık” yemini edilir mi?
    Aksine.. mevcut yasalara sadakat beslemeyeceği ve onları daha iyiye doğru değiştireceği üzerine ant içse yeridir, bir parlamenterin.
    Var olan yasalara sadık kalacaksa, ne işi var onun orada? Ya da, değiştirecek olduğu bir yasa üzerine yemin edip, yalancı durumuna düşer mi bir insan?
    Bir yasanın yürürlükte iken, ona uyulacağı ile ona sadık kalınacağı, aynı şeyler midir? Kim bulur da koyar bu saçmalıkları; ve sonra, kırk akıllı çıkamaz işin içinden?
    Aynı şekilde, CHP’nin “altı ok”u da demek olan “Atatürk ilke ve inkılâpları”na bağlılık yemini de, bırakın diğer partilileri, CHP’li bir üye için bile sağlıksızlıktır.
    Toplumun gelecekteki ihtiyaçlarını dinamik ve kayıtsız- koşulsuz anlayışlarla karşılamak dururken, tarihsel bir durağanlığın ipoteğine zorunlu kılmak, hiç olacak iş midir?
    Atatürk’e gösterilecek saygıyla yetinmek yerine, yaşıyormuş gibi yaparak, onu günümüze yürüterek bugünün siyasasında kullanmaya kalkmak, hatırasına karşı sadece yüzsüzlük değil, aynı zamanda sahtekârlıktır da.
    Milletin vekillerine yüz yıl öncesinin pratikleri üzerinden yemin ettirerek, toplumu, kendi bağnazlıklarının batağında tutmak isteyenler, miatları artık dolmuş olan zihniyetlerdir.
    Şimdi artık bu Meclis’in dokuma tezgâhında, bu halkın bahtını açıp kaderini değiştirecek olan yeni bir anayasanın çatkısı var. Ya, oldum olası haki renkli kıtıklarla faşizanca ve üstünkörü yapıla gelmiş cacala yaygılara yüz sürmeye devam edilecek; ya da, ibrişimlerle örülmüş göz nuru yaraşırlıkların tadına varılacak.
    Darbelerle yapılmış anayasalara alışmış olup da, şimdi kalkıp “Kurucu Meclis”in gerekliliğine kılıf bulmaya çalışan eski yapının kimi aymazlarına “it ürür kervan yürür” deyip kulak asmadan…
    AB ölçeklerindeki bir demokrasi algısıyla temel hak ve özgürlüklere, insan haklarına, farklılıklara, en ileri ifade özgürlüklerine, gerçek bir kuvvetler ayrılığına, sonsuza kadar halledilmiş bir sivil-asker ilişkisine, en geniş anlamda yerel yönetim ve ademimerkeziyetçilik anlayışına, kemalizmi ve genel olarak CHP ideolojisini yansıtan mevcut felsefenin nihayet terk edilerek sosyal demokrasi ile liberal demokrasinin kolektivist bir hastalığa da bir avuç rantiyenin tuzağına da düşmeden birbirleriyle bağdaştırılabilmelerine ve insana din, mezhep ve ırk üzerinden bakmayan, evrensel hukuka saygılı olan yeni bir anayasaya…
    Açız, aç!
    Duyuyor musunuz?
    ÜNİFORMANIN GÖLGESİ !…
    Yüksek Yargı’nın üyeleri gibi, YÖK gibi, üst bürokrasinin unsurlarıyla birlikte, Meclis Başkanı’nın ilk gün davetine icabet eden Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanı generaller de TBMM’ nin açılışındaydılar..
    Eskiden olduğu gibi, askerî vesayetin sürdüğü izlenimini vermeseler de, o özel localarda üniformalarıyla boy göstermeleri, henüz kapanmamış yaraların dikişlerini, vaktinden önce almaya benziyordu.
    Parlamentoların, “devlet” denen cihazın halklar tarafından nice savaşımlar sonucunda ve ne bedeller ödenerek kontrol altına alınabilmiş mabetler oldukları, hiç akıldan çıkarılmamalıdır. Üniformalıların ellerinden işte o “devlet cihazı”nı alana kadar, toplumların canının nasıl çıktığını, “sivil siyasal egemenlik tarihi”nin hırpalanmış kanlı sayfalarında bulmak mümkündür.
    Müslüman olmayanlar nasıl Kâbe’ye giremiyorlarsa, sivil giysili olmayanlar da, bir ritüel olarak, eski egemenlik biçimlerini çağrıştıran kıyafetlerle Meclis’e girememelidirler.
    Askerler, örneğin savcılıklara ifade vermeye giderlerken sivil giyinerek üniformalarının şerefinin sıygaya çekilmesine nasıl fırsat vermiyorlarsa, halkın sivil siyasal egemenliğinin şerefi üzerine üniforma gölgesi düşürmemeyi de aynen öyle akıl edebilmelidirler.
    O yüzden demokrasiler, her şeyden önce eski alışkanlıklardan ve değer yargılarından bütünüyle arınılan yeni bir inancın müminliklerine benzerler; yapılmaları zor, fakat o oranda da mutluluk vericidir. Zira “halk iradesi”ne saygı, halkın bir üyesi ve hissedarı olarak, kendine de saygının bir ifadesidir…

     

    Çeşitli Makale ve Yazılarım için:
    http://www.turklider.org/TR/DesktopDefault.aspx?tabid=1583 da ” Haluk Cangökçe Gözüyle”

    Yanıt Yazın