Takvim
Nisan 2011
P S Ç P C C P
    May »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI…

LOZAN HADİSESİ…

Resmi tarih dışında bir şey yazmak, söylemek yasak..
Kazım Karabekir’in anlattıkları ile Mustafa Kemal’in anlattıkları örtüşmüyor..
Rıza Nur hatıratında tamamen başka şeyler söylüyor. Şeyhülislam Mustafa Sabri efendinin anlattıkları da farklı, Ali İhsan Sabis paşanın anlattıkları da.

Yıllardır bir “Gizli Lozan” tartışmasıdır gider, ama kimse bu konuda ağzını açıp bir şey söylemez.
“Lozan zafer mi, hezimet mi” tartışır dururuz.
“Çanakkale geçilmez” diye nutuklar atarız da, Mondros mütarekesi nasıl imzalandı kimse sormaz..
Hem de 3 yıl 2 ay gibi bir zamanda. Bu kadar zamanda biz Etibank’ı bile tasfiye edememişken, nasıl oldu da koca bir imparatorluk tasfiye edildi?
Çoğu kişi, Çanakkale savaşının İngiltere’nin saldırısı ile başladığını düşünür ama mesela İttihat Terakkicilerin Braslav ve Goben’i alıp Rusya’yı topa tuttuğundan bahsetmez.
Çanakkale ile birlikte Kafkas cephesinde, Filistin cephesinde eş zamanlı yaşanan olayları birlikte ele almaz..

Turgut Özakman kitabında Lozan için müthiş bir olay diyor ve “Lozan dünyadaki en büyük başarı ” olduğunu söylüyor..
ACABA NE DERECE DOĞRU?
Geçenlerde okuduğum Kadir Mısıroğlu’nun, “LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ? isimli 3 ciltlik kitabını okudum..
Burada Lozan’ın Türk milleti adına çok büyük Maddi ve manevi kayıplara vesile olduğu anlatılıyor ve özetle şöyle diyor..

LOZAN’DA MADDİ KAYIPLAR…
Şimdi mâruz kaldığımız kayıpları iki grup hâlinde arz edelim.
Misak-ı Millî‘ye nazaran “asgarî vatan” sayılan arazî bugünkü vatanımızdan mâada, Batum, Batı Trakya, Adalar, Kıbrıs, Antakya, Halep ve Musul ‘u da ihtiva ediyordu. Bunların feda edildiği mâlûmdur.
Daha fazlasının talep edileceği düşünülürken şu arazi kayıplarına ilâveten başka maddî kayıplara da mâruz kalınmıştır.
Bunlar, “Harp Tazminatı, Gemi Bedelleri, Vakıf Bedelleri ve Osmanlı Borçlarının Taksimindeki Adaletsizlik” gibi hususlardı.
Şimdi maddî kayıpları hülâsa edelim.

BATUM…
Batum 93 Harbi denilen 1877-78 Türk-Rus Harbi sonunda Ruslar’a geçmiş, kırk yıl esârette kaldıktan sonra 1918 başlarında tekrar Anavatan’a iltihak edebilmişti. Bunun için Ruslar ile aramızda imzalanan Brest-Litovsk Muâhedesi halkın reyine müracaatı kabul etmiş,
yapılan plebisitte kahir ekseriyetle Türkiye’ye ilhak lehinde rey kullanılmıştır. Ermeniler’in plebisiti kabul etmemeleri üzerine bir kere de Kâzım Karabekir, harben burayı kurtarmış ve Anavatan’a bağlamıştı. O devredeki I.Büyük Millet Meclisi’nde 4 Batum mebusu bile vardı.
Şu gerçeklere nazaran Batum, Misak-ı Millî’ye dahildi. Yani 3O Ekim 1918’de fiilen elimizde bulunmaktaydı.
Lozan’da Ruslar’ın da konferansa katılmış olmalarına rağmen burası talep bile edilmemiştir.
Nasıl edilebilirdi ki; 1921’de imzalanan Moskova Muâhedesi ile Batum tekrar Rusya’ya verilmiş, karşılığında kırk bin piyade tüfeği ile beş milyon ruble alınmıştı.
BATI TRAKYA…
Batı Trakya’nın da Misak-ı Millî’ye dahil olduğu münakaşasız bir gerçek*tir.
Buna Yunanlılar bile itiraz etmemektedirler. Hatta burada mütâreke sıralarında “Batı Trakya Hükûmeti Müstakillesi” bile kurulmuştu.
Lozan’da İnönü burasını, talep etmek yerine Yunanistan’ın elinden alınıp, Bulgaristan’a verilmesi için çalışmıştı.
Buna Yunanlılar bile şaşmış da Venezilos : “Şu Bulgarlar’a şaşıyorum. Bizimle harb edip de zafer mi kazandılar ki, bizden toprak istiyorlar?
Fakat asıl hayret ettiğim, İsmet Paşa’dır. Kendi elinde olmadıktan sonra, ha Yunanistan’da olmuş, ha Bulgaristan’da.
Ne değişir ki, burasının bizden alınıp Bulgaristan’a verilmesi için çalışıyor?” demek mecburiyetinde kalmıştır.
Bulgaristan Dedeağaç İskelesi’nden Ege’ye açılmak istiyor, İsmet Paşa da akıl almaz bir şekilde bunu destekliyordu.

ADALAR…
1911 Trablusgarp Harbi çıktığı zaman İtalyanlar ânî bir baskınla Ege Denizi’ndeki adalarımızı işgal etmişlerdi.
Arkasından Balkan Harbi zuhur edince, İtalyanlar ile anlaşma yapılarak tek cephede harp etmek ihtiyacı hissedilmiş ve
1912 tarihli Uşi Anlaşması ile Trablusgarp Harbi ne nihâyet verilmişti. Buna göre, biz Trablusgarp’ı İtalya’ya bırakıyoruz, onlar da Adalar’ı bize geri veriyorlardı, iâde ediyorlardı. Ancak, Yunanlılar’ın eline geçmesinden korkulduğundan Balkan Harbi bitene kadar emâneten bunların, İtalyanlar elinde kalması kabul edilmişti. Fakat Balkan Harbini müteakiben I.Dünya Harbi ve sonra da Yunan Harbi başlayınca Adalar’ın bize devri gecikmişti. Demek oluyor ki, bunları Lozan’da topyekûn dava etmek gerekiyordu.
Çünkü hukûken bize aid olduklarına itiraz eden yoktu. Ama ne yazık ki, Türk murahhas heyeti bu işte de çeşitli tâvizler vererek fırsatı elden kaçırmıştır.
İnanılmaz bir gerçektir, ama İkinci Murahhas Dr. Rıza Nur, “Birinci komisyonun diğer bir işi de Adalar Denizi’ndeki Adalar meselesidir.
Bunların bir kısmı Yunanlılar’ın, bir kısmı İtalyanlar’ın elinde. Ahali ekseriyetle Rum.
Vakıa Anadolu sahilleri için kaçakçılık ve eşkıyalık, iktisadî vaziyet cihetiyle Adalar mühimdirler. Hatta Anadolu’ya tecâvüz için mükemmel üssül hareke olabilirler. Fakat Türkiye’de onları ne almak ne de muhafaza etmek kudreti var. Muhafazaları büyük masraflar ister.
Yalnız Çanakkale Boğazı’nın ağzını tıkayan bir iki adayı almalıyız ve alabilirsek kâr. Öbür tarafı uğraşmaya değmez” demektedir…
Buna ilâveten askerî müşâvirimiz Tevfik Bıyıklıoğlu ‘nun Limni Adası’nı müttefikler münâkaşasız bize verdikleri hâlde zapta geçmeyi unuttuğu için kaybettiğimizi de tekrarlayalım.
Adalar meselesinde yapılan diğer bir hata da bu adaları gayr-i askerî hale getirirken, bunu Marmara Denizi’ne kadar şumüllendirmek ve Antalya’nın önündeki Meis Adası ‘nı bile Yunanlılar’a kaptırmak olmuştur.
Adalar mevzuunda Lozan’dan sonra bile birçok hatalar işlenmiş olmakla beraber, bunlar mevzuumuz hâricidir.
Şu kadarını söylelimki Alman Harbi’nde İtalyan hakimiyetindeki Ege adaları, Alman işgaline geçmiş ve Almanlar çekilirken bu adaları bize devretmeyi teklif etmiş olduğu halde, o günkü Türk Hükûmeti akıl almaz bir ahmaklıkla bu teklifi değerlendirememiştir.
Bugün Yunanistan “Kıt’a sahanlığı” meselesi ile gırtlağımızı sıkabilmekte ise, hep bu adalar sayesindedir.
Ayrıca NATO üssü diyerek Adalar’ın Lozan’daki statüsünü bozan Yunanistan, yalandan bir oyun bozanlık ile bir ara NATO’dan çıkmış sonra tekrar girerken de Adalar’ı dahil etmeyerek, bunlardaki askerî üsleri kendi kontrolüne geçirmek imkânını bulmuştur.

KIBRIS…
93 Harbi denilen 1877-78 Türk-Rus Harbi sonunda İttihat Terakki’nin mübeşşirlerince mâruz kaldığımız felâketi hafifletmek maksadıyla Sultan Abdülhamid Han siyasî bir manevra çevirmiş ve bu iş için İngilizler’i kullanmıştı.
Çünkü onlar da Hindistan’ın Kuzey kesimindeki menfaatleri itibariyle Ruslar’ın ilerlemesine karşı çıkmak mecburiyetindeydiler.
Fakat bize yapacakları iyilik mukabilinde bir tâviz olarak Kıbrıs’ı aldılar. Zira burası Hindistan yolunun emniyeti bakımından kendilerince mühim idi. Anlaşmanın bir şartı da Ruslar, başta Batum olmak üzere Elviye-i Selâse ‘yi(üç vilâyet yani Kars, Ardahan ve Batum)
bize iâde ettikleri takdirde, onlar da Kıbrıs’ı geriye vereceklerdi.
Lâkin I.Cihan Harbi’nde biz İttihat Terakkicilerin hesapsız hareketleri sebebiyle Almanlar’ın yanında yer alınca,
İngilizler 5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs Adası’nı ilhak ettiklerini ilân ettiler. Türkiye, bu emr-i vâkiyi kabul etmedi.
Mesele Türkiye ve İngiltere arasında muallakta kalmış oldu. Bunun da Lozan’da halli gerekiyordu.
Lozan zâbıtlarını baştan sona kadar okuyanlar, Kıbrıs Adası’nın murahhaslarımızca talep olunduğuna dair bir tek cümleyle karşılaşmazlar.
Muâhedenin 20. maddesi ile Türkiye’nin İngilizler tarafından 5 Kasım 1914 tarihinde ilân olunan ilhak kararını tanıdığı beyan edilmektedir.
21. maddede ise, orada yaşayan ahalinin artık Türk tâbiiyyetini kaybederek İngiliz tâbiiyyetini kazandığı hükme bağlanmaktadır.
Ancak bizim murahhasların itirazı ile buna bir istisna getirilmiş ve isteyenlerin iki sene içinde Türk tâbiiyyetini tercih edebilecekleri kabul olunmuştur. Ancak bu tercih haklarını kullananların, müteakip 12 ay zarfında Türkiye’ye hicreti mecburî kılınmıştır. İşte Kıbrıs Adası’nda Türkler ve Rumlar arasındaki nüfus dengesizliği, bu sebepten kaynaklanmaktadır.
Sadece bu sebepten mi? Hayır… Bir de şu var: II.Cihan Harbinde açlık ve bombardımandan kaçarak Ege sahillerimize sığınan on binlerce Rum, istekleri üzerine, bizim tarafımızdan Kıbrıs’a taşınıp yerleştirilmişlerdir.

ANTAKYA…
30 Ekim 1918 Mondros Mütârekesi’nin akdi sırasında Fransız orduları Şam dolaylarında bulunuyorlardı.
İşgallerini tâ Maraş’a kadar çok sonra ilerletmişlerdir. Bu itibarla Antakya da Misak-ı Millîye dahildi.
Fakat Lozan’da talep edilmedi. Maraş hadiselerinde yediği dayağın tesiri ile henüz hiç bir zafer kazanılmamışken 1921 yılında
“Ankara İtilafnâmesi” ni imzalayan Fransızlar, Adana’nın Dörtyol kasabasına kadar bütün bölgeyi kendi rızalarıyla boşaltıp bize teslim etmişlerdi. Lozan’a zafer kazanmış olarak gitmiştik. Fransızlar’dan bütün Antakya’yı talep etmek zaruri idi.
Lâkin Ankara İtilafnâmesi’nin çizdiği hudutlarla iktifa edilmiştir.
Burasının bilâhare kurtarılabilmeside bizimkilerin dirayetinden ziyade İngiliz ve Fransız rekabeti sebebiyle İngiliz telkin ve desteği sayesinde mümkün olmuştur ki, bunun tafsilâtı da burada mümkün değildir.

HALEP…
Aynı sebeplerle Halep de Misak-ı Millî’ye dahildir.
Mütâreke günü ordumuz Halep’in 4O km. güneyindeki “Nibil Kasabası” nda idi. Ankara İtilafnâmesi ile hudut Halep’in 40 km kuzeyindeki Tibil’den geçirilerek, başta Halep şehri olmak üzere 80 km. derinliğindeki bir vatan parçası hudutlarımız hâricinde bırakılmıştır.
Malûm olduğu üzere Müslüman alfabesiyle yazıldığında Nibil ile Tibil arasında bir nokta farkı vardır.
Bir nokta fark için Güney hudutlarımız 80 km kuzeyden çizilmiş demektir. Bunun da Lozan’da düzeltilmesi gerekirdi.
Zabıtlarda baştan başa Türk olan Halep için sarfedilmiş bir cümleye rastlamak mümkün değildir!

MUSUL KERKÜK, SÜLEYMANİYE…
Bu öyle bir arazi kaybıdır ki, üzerinde ne kadar söz söylense azdır.
İngilizler Mütârekenin imzalandığını duymadıkları iddiasıyla, ileri yürüyüşe devam ederek burasını, 2 Ka*ım 1918’de işgal etmişlerdir.
Musul’un Misak-ı Millîye dahil olduğu öylesine aşikardır ki, Türk murahhasları burası için aylarca münakaşa etmişlerdir.
Fakat ne yazık ki, sonunda bir taktik hatası ile, Musul’u da bize kaybettirmişlerdir!…
Lozan’da Musul, umûmî sulhun kaderinden tefrik olunarak, Türkiye ile İngiltere arasında 9 aylık bir müddet zarfında ikili bir sûrette görüşülüp, halledileceği esası kabul edilmiştir. Bilâhare 1926 yılında İstanbul Kasımpaşa’da “Haliç Konferansı” adı ile toplanan konferanstan da bir netice alınamayınca bu yüzden mesele Cemiyet-i Akvam’a gitmiştir. Buradan da aleyhimize karar çıkmak ihtimali belirince, Ankara’da 14 Haziran 1926 tarihinde gece yarısı bir anlaşma imza edilerek, Musul ingiliz mandası Irak’a bırakılmıştır.
Karamela şekeri nevinden, 25 sene müddetle petrol gelirlerinden Türkiye’ye yüzde 10 verilmesi esası kabul edilmiş ve bu da alınamamıştır.
Halbuki Lord Gürzon ‘un hatırâtına nazaran, İngilizler, Musul’u bize vermemekte direnirlerse ve bundan dolayı sulh gerçekleşmezse, petrol yüzünden sulhe yanaşmadıkları yolunda itham olunacakları endişesiyle Musul vilâyetini toprak olarak bize bırakmak,
ama petroller üzerinde mümkün olanı sağlamak kararındaymışlar. Lâkin, Türk murahhaslarının meseleye bakışlarındaki zafiyeti gören Lord Gürzon, kendi Hükûmetinin bu sûretle vâki kararını bir tarafa bırakarak, dayatmış ve Musul’u hem arazi ve hem de petrol olarak İngiliz Kraliyeti’ne kazandırmıştır.
Musul’un kurtarılması için bilâhare de fırsatlar zuhur etmiş ve bunlar günümüze kadar devam etmiştir.
Musul, bugün üzerinde 2,5 milyon (sağa sola kaçırılanlarla beş milyon) Türk’ün yaşadığı bir esir vatan parçasıdır.
Buradaki halk, Kürdüyle Türküyle Dünya’nın en mustarip insanlarıdır.
Türkiye’nin geleceği bakımından en ciddi bir tehlikeyi teşkil eden “Kürtçülük hareketi” gibi, gitgide ahlâk ve mâneviyatı kemiren maddî sefâlete karşı da, kurtuluş çaremiz Musul’dur, onun kurtarılmasıdır.
Bunun için henüz bütün fırsatlar elden kaçmış değildir. “Körfez krizi” kapanmamış bir yara gibidir!
Umarız ki, bütün siyasîler ve eli kalem tutan herkes, Musul’un ehemmiyetini kavrar da bu mağdur vatan parçasının kurtarılması için gönül ve amel seferberliği eder.

LOZAN’DA MANEVİ KAYIPLAR…
En Büyüğü Hilâfet
Hilâfet 3 Mart 1924 tarihinde Ankara’da ilgâ edildi.
Fakat şu neticenin husûlü için yapılmış olan pazarlıklar yürütülmüş olan gizli çalışmaların çok girift bir tafsilâtı vardır ki;
bu yazının nacmine sığdırılamaz. Ancak bu istikametteki en ehemmiyetli adımın Lozan’da atılmış olduğunu söylemek, yanlış olamaz.
Lozan müzâkereleri başladığı sırada, M. Kemal Paşa halife olmak istiyor ve Meclis’te Saltanat’ın ilgâsı müzâkerelerinden başlamak üzere, Hilafeti göklere çıkaran konuşmalar yapıyordu. Hatta İzmir İktisat Kongresi ‘ni açmaya giderken yol boyu yaptığı konuşmalar ve bu arada Balıkesir Zağnos Paşa Câmii’ndeki hutbesi herkesçe bilinmektedir. Diğer taraftan İsmet Paşa da Lozan’da her vesîle ile aynı istikamette beyanatlar veriyordu. Bunun üzerine şüphelenen ve yeni Türk idaresinden eski vaadleri istikametinde hareket etmeyerek,
Hilafeti yıkmayacağı düşüncesine kapılan Gürzon bir deneme yaptı. Fahreddin Paşa ‘nın emniyet mülahazası ile Medine’den getirttiği “Mukaddes Emânetler” n geriye iâdesinin lüzumundan bahseden bir konuşma yaptı. İnönü ‘nün buna cevabı çok sert oldu.
Bu cevap M. Kemal Paşa‘nın Hilafeti yıkmayacağı ve halife olmak isteyeceği yolundaki kanaatleri takviye edince, Lord Gürzon, İsmet Paşa ‘nın müşâviri Hayim Naum Efendi’yi çağırdı ve onun vasıtasıyla Hilafet yıkılmadıkça, sulh olmayacağını bildirdi.
İsmet Paşa buna re’sen karar veremezdi. Bu sebeple Hahambaşı Hayim Naum Efendi İzmir’e geldi ve durumu M. Kemal Paşa ‘ya anlattı.
Bunun üzerine İzmir’e gelinceye kadar yollarda her vesile ileHilafeti methetmiş olan M.Kemal Paşa İzmir İktisat Kongresi’nin
açılış konuşmasında bu plağı tersine çevirerek, Hilafet ve halifelere veryansın etti. Bununla da kalmayarak daha tek başına verdiği bir kararla, henüz sulh olmadan, ordunun bir kısmını terhis etti. O sırada Lozan Konferansı kesintiye uğramış, murahhaslar Türkiye’ye dönmüşlerdi.
Ankara’ya gitmekte olan İsmet Paşa ‘nın treni Eskişehir’de bekletildi. M. Kemal kendisine mülâki olunca, ha*reket edildi.
Ondan da mütebaki tafsilât alınınca, Hilafetin ipini çekmek kararı verildi. 

PATRİKHANE..
Patrikhâne ve yerli Rumlar’ın, huzur ve sükun içinde ya*şadıkları vatanımıza, hıyânetlerinin tarihi çok eskidir.
Ancak, I.Cihan Harbi ve Türk-Yunan Harbi esnasında bu hıyânetler akla durgunluk verecek bir şekle varmıştı.
Din adamlarına ve dinî müesseselere tanınan masuniyeti sûistimal ederek, papazlar birer tedhiş militanı ve kiliseler silâh deposu hâline getirilmişti.
Mütârekede daha Müttefiklerin İstanbul’un işgali gerçekleşmeden, Patrikhâne’nin kapısına çift kartallı Bizans bayrağı çekilmiş ve güya Ayasofya’ya asılmak için çanlar bile hazır edilmişti. Türk düşmanlığı kazanının kaynatıldığı, bir fitne yuvası hâline gelen Patrikhâne’nin Lozan’da alınacak bir kararla, Türkiye hâricine çıkarılması hususunda, TBMM’den sokaktaki adama kadar tam bir ittifak mevcuttu. Murahhaslar da önce bu istikamette beyanda bulunmuş fakat daha sonra hem İnönü ve hem de Dr. Rıza Nur bu talepten vazgeçerek Patrikhâne’yi ibka etmişlerdir. İnönü , Patrikhâne’yi Lord Gürzon ‘a bir doğum günü hediyesi olarak bağışlayıp hediye ederken, Dr. Rıza Nur da Lord Gürzon ‘un muavini Nikolson ile yaptığı bu husustaki pazarlığı, say*falar dolusu ve safiyâne bir sûrette anlatmaktadır.
Lozan Muâhedenâmesi’ne bir madde olarak girmeyip, zâbitlarda kalmış olan bu husustaki münakaşalar, havanda su dövmekten ileri git*memiş ve bizi yine de zuhur edecek bir fırsatta arkadan hançerlemeye amâde bulunan bu uğursuz müessese, bütün teşkilat ve husûsiyetleriyle muhafaza edilmiştir.
Türkiye’de yaşayan gayr-i müslim ekalliyetler, Müslümanlar’a nazaran imtiyazlı bir zümredirler.
O gün Türkiye’de İslâm Hukuku’ndan yapılmış olan Mecelle mer’idi.
Bunu kendi din ve örflerine aykırı bulan Müttefikler, Hristiyan ekalliyetler için ayrı bir kanun yapılması mecburiyetini öne sürmüş ve bu husus Lozan Muâhedenâmesi’nin 35. maddesinden itibaren “Ekalliyetlerin Himâyesi” başlıklı bölümde serâhaten ifadesini bulmuştur.
Aramızda yaşayan bir avuç Hristiyana, onların dinlerine aykırı olan İslâm Hukuku’nu tatbik etmeyerek ayrı bir kanun yapmayı insan hakları cümlesinden sayıp bunu muâhede metnine dere eden Yeni Türkiye idarecileri, acaba 1926’da bayrağı Haç olan İsviçre’nin medenî kanununu resmen kabul ile, Müslümanlar’a cebren tatbik ederken, bu insan haklarına saygı lüzumunu nasıl olup da unutmuşlardı?
Yoksa insan hakları sırf Hristiyanlar için mi mevzubahistir? Türkiye gerçekleri muvâcehesinde hâlâ böyle söylemek de kabildir.
Hristiyanlar, Lozan Muâhedenâmesi’ne göre pazar günü (o zaman resmî tâtil cuma günü idi) bir resmî muâmeleyi ifa etmemekten, çağrıldıkları mahkemelere gitmemekten veya bir resmî tebligatı kabul etmemekten dolayı muâheze olunamazlar ve hiçbir haklan zâyi olmaz!..
Yine Lozan Muâhedenâmesi’ne göre Hristiyan ekalliyetler Türk mahkemeleri huzurunda Türkçe konuşmaya mecbur değillerdir üstelik.
Hükûmet onlar için, tercüman bulundurmak zorundadır. Kırk yıldan fazla Türkiye’de yaşamış olan Patrik Atenagoras ,
Yassı Ada Muhakemeleri’inde şahitlik ederken bu sebeple Rumca konuşmuştur.
Türk Hükûmeti, Lozan Muâhenâmesi’yle gayr-i müslim azınlıklara tanınmış olan hakları, değiştirecek veya onlara üstünlük ifade edecek kanun çıkartamaz.

BOĞAZLAR SORUNU
Çanakkale Boğazı’nda, Marmara Denizi’nde ve Karadeniz Boğazı’nda, denizden ve havadan, barış zamanında olduğu gibi savaş zamanında da, geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) serbestliği ilkesini kabul ve ilan etmekte görüş birliğine varıldı. (Madde 1-6) Türkiye bu maddeyle kıyıdan neredeyse 10 km alana asker sokmamaya söz verdi. 

MISIR, LİBYA VE SUDAN VERİLDİ
17. ve 22. maddelerle Mısır, Libya ve Sudan üzerindeki bütün haklardan vazgeçildi.

YUNANİSTAN TAZMİNAT VERMEDİ
Türkiye Yunanistan’ın savaş sırasında verdiği zararlara karşı tazminat talep edemedi. Batı Trakya Yunanistan’a bırakıldı. (Madde 1)

YÜZELLİLİKLER MESELESİ…
Harp esnasında bizi arkadan hançerlemiş olan gayr-i müslim ekalliyetlerin sulhtan sonra cezalandırılmasından korkan Müttefikler, Türk murahhaslarını bir umûmî af protokolü imzalamaya icbar edince, bizimkiler bnuna yanaşmadılar.
Uzun münâkaşalar sonunda anlaşıldı ki; bizimkilerin afvetmek istemedikleri ihânet etmiş olan gayr-i müslimler değil,
yeni Türkiye idarecilerinin şahsî muârızlarıdır. Fakat kimler afvedilmeyecekti? Hangi suçları işleyenler?
Lozan’daki murahhasların bunu bilmesine imkân yoktu. Dünyanın her yerinde aftan istisnalar, suç nevi tasrih olunarak yapılır, bizimkiler buna yanaşmak istemiyorlardı. Böylece muğlak bir muhteva içinde münâkaşa edilirken, bizimkilerin tahminen yüzyüzelli kişi kadar olabilecek şahsî muârızlarını gayr-i hukuki bir sûrette istisna etmek istedikleri anlaşılınca ve bu hususta hazır bir liste de olmayınca, Lozan’ın eklerinden biri olan af protokolüne bundan yüzelli kişinin istisna edildiğine dair bir hüküm ilâve edildi.
Türkiye’ye dönüp geldikten sonra, yazboz tahtası gibi birinin ilâvesi diğerinin kayırıp listeden çıkartması gibi yazıp bozmalarla yüzelli kişilik bir liste vücuda getirilmiş ve bunlar aftan istisna edilmiştir. “Yüzellilikler” denilen ve çoğu vefatlarına kadar vatancüda kalan bu insanların Şeyhülislam’dan köylü Mehmed Ağa’ya kadar aralarında kimler yoktur? Çoğu bir içtihat farkına, rekabet hissi ve intikam duygusuna kurban gitmiş olan şu insanlarla ilgili hakikat, yeni Türkiye’nin hukukî ayıplarından biridir.

ADLİ MURAKABE…
Türkiye, Hristiyan Batı Dünyası’na güven vermek için Avrupa hukukçu* larından teşekkül eden bir grup insanı
Türkiye’ye dâvet edip onlara resmen ve dolgun ücretlerle Türk adliyesini murakabe ettirmeyi kabul etmiştir ki, bu da haysiyet kinci bir hadise olarak Lozan’ın mânevî kayıplarından birini teşkil eder.
Buraya kadar yazdıklarımızın hulasası şudur ve aksine zorlamalara rağmen, istikbalin tarihçisinin Lozan hakkında vereceği hüküm de bundan ibaret olacaktır:
” Lozan muazzam imparatorluk mirasının han-ı yağması (yağma sofrası) dır. Türk’ün şahsında İslâm’dan intikam alınarak bütün bir İslâm Dünyası’nın başsız bırakılmasıdır! Lozan’ın getirdiği; Adalarla Yunan stratejik çemberine alınmış, iktisadî kaynaklardan mahrum bırakılmış, her türlü ünvan ve sıfatı yolunmuş, gayr-i tabii hudutların çizdiği küçük bir Türkiye’dir. “
Yeniden büyük devlet olma imkân ve ümitleri istikametinde yürürken, Lozan’ı değiştirmedikçe “Büyük Türkiye” nin şafağı sökmeyecektir!…

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI ?….
Rauf Orbay, Meclis’te LOZAN Anlaşması’nı savunan eski Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey’in “milletvekilleri huzurunda müdafaasını yaptığım bir muahedenin artık kusurlarından bahsetmekten kaçınırım” dediğini belirtir…
Yunanlar’dan tazminat alamayışımız, MUSUL’u kaybedişimiz, BATI TRAKYA’da en azından ayrı bir devlet kurduramayışımız,
Alman bankalarında müttefikler tarafından el konulan altınlarımızı alamayışımız, 12 milyon İngiliz altını ödediğimiz, ancak İngilizler tarafından el konulan 3 gemiyi alamayışımız, HİLAFET’e bağlı olması gereken HİCAZ bölgesinde söz sahibi olamayışımız, HİLÂFET’i kaldırmayı İngiliz baskısıyla kabullenişimiz,
bizce LOZAN BARIŞ ANLAŞMASI’nın kusurlarıdır!.. En önemli kusur ise, “yırtıldığını” iddia ettiğimiz SEVR ANTLAŞMASI’nın bâzı maddelerinin LOZAN ANTLAŞMASI’na aynen sızmış olmasıdır!..
Bir örnek vermek gerekirse SEVR’in 140. Maddesi Lozan’ın 35-37. Maddeleri olarak karşımıza çıkar!
Kaldı ki İsmet, orada heyetimizin kazandığı bazı haklardan, kendi cumhurbaşkanlığı döneminde vazgeçmiştir!..
Rauf Orbay, hatıralarında “İsmet Paşa’nın Lozan’dan çok değişmiş ve kibirli olarak döndüğünü, HİLAFET’in kaldırılmasında da büyük rolü olduğunu” anlatır…
İsmet Paşa’nın 17.11.1922’de Muslim Standard gazetesine verdiği beyanatta,
“TÜRK MİLLETİ İSLAM’IN KILICIDIR!.. HİLAFET, TÜRK MİLLETİ’NE EMANETTİR!..
Kanımızın son damlasına kadar HİLAFET’i tutup yaşatacağız” demesine rağmen; Lozan’dan dönüşünde tamamen aksi fikir ve kanaatle yaman bir HİLAFET düşmanı kesildiğini söyler…
Bunun da “bazı düşman telkinlerine kapılışından ileri geldiğinin” anlaşıldığını belirtir!..

ÖZETLE..

Lozan Antlaşması… Kimilerine göre Kurtuluş Savaşı’ndan zaferle çıkmış bir milletin tapusu, kimilerine göreyse büyük hezimet.
‘Hayati bir mani olmadıkça sulh yapmak mecburiyetindeydik’ diyerek İsmet İnönü’nün imzaladığı Lozan’ın maddeleri milliyetçi duyguları hassas kişiler için bazı maddelerine bakıldığında bağımsızlık zaferi sayılsa da bazı tarihçiler için Osmanlı köklerinden koparılıp bir avuç toprakla kaldığımız hezimet.

 

Çeşitli Makale ve Yazılarım için:
http://www.turklider.org/TR/DesktopDefault.aspx?tabid=1583 da ” Haluk Cangökçe Gözüyle”

18 Yanıt “LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI…”

  • HALUK CANGÖKÇE:

    BAZILARI HALA LOZAN’A ZAFER DİYOR!..
    LOZAN ANTLAŞMASI ile, 15 milyon kilometrekare Osmanlı coğrafyasını, 814 bin kilometrekareye düşüreceksin; Sonra da buna “ZAFER” diyeceksin!…
    HADİ CANIM SENDE!…

    • doğukan:

      direk sonuca bakmak ne kadar mantıklı şimdi ben burda zaferdi derim diğeri hezmetti der yılalardır tartışılan konu konuya gözlemci gözüyle bakacak olursak türk halkı ismet paşayı anlaşmayı yapmadığı için tren garında kimse karşılamaya gelmedi anlayacağımız olay şuki dünya devleri ile savaşıyorduk ve halkımız savaştan yılmış 10-12yaşlarındaki çocuklarında askere alındığını hepimiz biliyoruz sonuç olarak bi gücümüz kalmamıştı anlaşmayı imzalamak tabikide en mantıklısı oldu hiç olmamasından iyidir…

      • Bu nasıl bir mantıktır Doğukan. Hem savaş kazandık diyoruz hem her türlü tavizi veriyoruz..
        Sanırım sen yazılanları pek okumamışsın..
        Biraz daha derinlemesine araştır ve analizi ondan sonra yap olur mu?

  • BU YAZILARI OKUMANIZI ÖNERİRİMÇÇÇ

    ÖYLE YA DA BÖYLE BİR LOZAN VARDI
    http://haber.stargazete.com/yazar/oyle-ya-bir-de-lozan-vardi/yazi-735039

  • Lozan Konferansı… Temmuz ayındayız, beyler! Birileri yine bir süre sonra Lozan medhiyeleri düzecek.
    Lozan, Türkiye’nin güle oynaya kabul ettiği tadil edilmiş Sevr’dir! Zaten konferansın adı, Türkiye’de bilindiği gibi “Lozan Konferansı” filan değildir. “Yakın Şark İşleri Konferansı”dır.
    Yeni Türkiye’yi kuranlar, Osmanlı’yı yıkmayı, Hilafet’i kaldırmayı taahhüt ederek anlaşmayı imzaladılar!
    O resim bir hacelet belgesidir: İsmet Paşa ve Türk heyeti, silindir şapkalarla (yani galip düşmanın kılığı ile) imza törenine giderler. Bu neye işaret eder?
    Daha sonra yapılacak şapka devrimi dahil, yabancılaşma devrimlerine!
    İngilizler, Osmanlı Devleti yıkılmadan İsrail’in kurulamayacağını gayet iyi biliyorlardı. Osmanlı’ya onun ekmeğini yiyenlere yıktırdılar. Lozan’da biz güya müstakil olduk, fakat bütün geri kalan Osmanlı mülkünün sömürgeleşmesini kabul ettik! Belki de gücümüz yetmeyeceğinden bunu yaptık.
    Türkiye, Osmanlı’ya ve Osmanlı mülküne öyle bir mesafe koydu ki, İsrail’i ilk tanıyan Türkiye oldu. Cezayir’de Fransızların tarafında duran da Türkiye idi!
    Türkiye kendiyle kavgalıydı, mazisiyle kavgalıydı, değerleriyle kavgalıydı. Daha açık söyleyelim: Dünya hükümranlarının, İngiltere’nin ve ABD’nin istemediğini yapmamaya söz vermişti.
    21. yüzyılda, Türkiye bir değişim sürecine girdi. Kendisiyle, halkıyla kavga etmek yerine, barışmak, değerleri üzerinde yükselmek yolunu seçti.
    İşte o zaman Türkiye dünyanın yükselen yıldızı oldu. Filistin başta olmak üzere İslâm dünyasının ümidi oldu.

  • LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI İÇİN LOZAN’A GİDEN TÜRK HEYETİNİN İBRETLİK GÖRÜNTÜLERİ…
    Düşmanına şirin görünmek adına kılık kıyafetlerini bile değiştirmişler..
    Kafalarına geçirdikleri silindir şapkalar tam bir komedi..

    http://www.facebook.com/photo.php?v=209841492483061&set=vb.100003716369198&type=2&theater

  • Lozan anlaşmasının metni değişmiyor ama, bizim ona bakışımız aynı kalmıyor! Sebebi de, iddialarla gerçeklerin uyuşmaması. Bugün Türkiye’yi çevreleyen meselelerin temelinde Lozan var! Lozan’ın gerçek barış getirmediğini, aksine yüzyıllardır sürmekte olan barışı yok ettiğini artık yabancı ilim adamları söylüyor!
    Peki bu zamanında fark edilmemiş miydi? Elbette 90 sene önce de gerçeği görenler vardı.
    İşte Lozan’la ilgili neredeyse bütün temel iddiaların dayanaksızlığını haykıran bir memleket evladı. 2. Meclis’te Mersin Milletvekili olan Niyazi (Ramazanoğlu) Bey..
    TBMM’de Hariciye komisyonu başkanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’in andlaşmanın tasdiki yönündeki konuşmasından sonra ilk sözü Mersin Meb’usu Niyazi (Ramazanoğlu) Bey alır.
    Niyazi Bey, Adana-İçel bölgesinde hüküm süren Ramazanoğlu Beyliği hanedanından gelen, Mülkiye ve Hukuk mekteplerinde okumuş, araştırmacı bir şahsiyettir. Onun fransızca olarak yayınlanan Adana Vilayeti ile ilgili kitabı, hem Fransızlarla Ankara İtilafnamesi’nin hazırlanmasında yararlanılan, hem de Lozan Konferansı sırasında bütün yabancı delegelere dağıtılan önemli bir eserdir. Niyazi Bey, konuşmasında ağırlıklı olarak İskenderun, Antakya ve havalisi ile ilgili meseleleri ayrıntılı şekilde ele almakla beraber, andlaşmanın esası üzerine de ciddi tesbitlerde bulunmaktadır. Ona göre, bu andlaşma millî emellerimizi tamamen tatmin etmemektedir.
    Lozan, Millî sınırlar dahilinde devlete tam bağımsızlık vermemektedir.
    Bu andlaşma ile tarihî haklarımız bulunan ülke ve bölgelerdeki hukukumuzdan ve unvanlarımızdan feragat ettiğimizi, böylece Dünya savaşı mağlubiyetinden ötürü cezalandırılmak istendiğimizi belirtir. Lozan andlaşması şanlı büyük bir imparatorluğun hesabının tasfiyesini kapsamaktadır.
    Niyazi Bey, ABD dahil batı devletlerinin, milletlerin kendi mukadderatına hâkim olacağı prensibini savunduklarını, fakat Osmanlı toprakları üzerinde bunun uygulanmasına, bizim de tasvibimizle, imkân verilmediğinin altını çizer. Halbuki, İsmet Paşa Lozan Konferansı’nın ilk döneminde, 23 Ocak 1923 tarihli celsede, «Eski Osmanlı İmparatorluğu’nun her hangi bir kısmı üzerinde hiçbir Devletin mandasını tanımıyoruz» demiştir. Buna göre, bizden ayrılan memleketler kendi mukadderatını serbestçe kendi iradeleriyle tâyin etmelidir.
    Bu andlaşma, İmparatorluğumuzun yalnız Türk olmayan bölümlerini bizden ayırmamakta, aynı zamanda oldukça mühim miktarda Türk nüfusun yoğun olduğu memleketleri de dışarıda bırakmaktadır. Niyazi Bey, uzun süren konuşmasını şu cümlelerle tamamlamaktadır: “Hulâsa (özetle) efendiler! Fikrimi bu noktada izah ettim. Hududumuz gayritabiîdir (sınırlarımız olağan değildir), tarafeyn (tarafların) münasebatı (ilişkileri) için iyi bir şekilde çizilmiş değildir, gayrimillîdir (millî değildir), gayricoğrafidir (coğrafî değildir), gayriiktisadîdir (iktisadî değildir). Hiç şerait-i iktisadiye (iktisadî şartlar) nazar-ı itibara (dikkate) alınmamıştır. Hiç mâkul esasa müstenit değildir (akılcı esaslara dayanmamaktadır), bunu bizzat Fransızlar ve Fransız gazeteleri itiraf etmektedir. O halde bu kadar zaferlerden sonra ve bu kadar kardeşlerimiz halâs (kurtuluş) ve saadet günlerini gördükten sonra bu sun’i (yapay, sentetik) hudut hâlâ ve hâlâ kalacak mıdır?”
    “Efendim, fazla söz söylemeye tahammülüm kalmadı, yalnız bir şey diyeceğim. Bu Andlaşmanın bu şekli ile bence kabul edilmesi mümkün değildir. Hepinizin duygularına ve üzüntülerine vâkıfım. Hepiniz de benim duygularıma katılırsınız. Benimle hemhissiniz. Hemdertsiniz, ben üzüntülerimin giderilmesini sözleşmenin tamamiyle reddinde buluyorum.”
    90 yıl sonra olduğu gibi, 100. Yılda da hatırlanacak sözler bunlar!

  • Prof.Dr.Mehmet Çelik Lozan antlaşmasının bilinmeyen yönünü anlatı

    Şimdi Lozan’da kaybettiklerimize bir bakalım:

    ** Kıbrıs, İngiltere ile aramızda tartışmalı bir konuydu. Hak bizimdi. Lozan’da İngiltere’ye terk ediliyor. İngiltere de tutuyor Yunanistan’a armağan ediyor. (Adada yaşayan Türkler, ya İngiliz …vatandaşlığına girecek, ya da Türkiye’ye göçeceklerdi.) [Lozan; 20. madde].

    ** Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiltere’ye sipariş edip parasını nakit ödediğimiz savaş gemilerine İngiltere haksız ve hukuksuz bir şekilde el koymuştu: Lozan’da bu gemilerin kurtarılması gerekiyordu, ama İngiltere’ye bırakılıyor. [Lozan; Madde 58].

    ** Mısır, Sudan ve Libya üzerindeki tüm hak ve ayrıcalıklarımızdan Lozan’da vazgeçiyoruz. [Lozan; Madde 17-22].

    ** Batı Trakya Yunanistan’a veriliyor. [Lozan; Madde 1].

    ** Boğazların kullanım hakkının 5 devletin kontrolüne bırakılmasına razı olunuyor. Kıyıdan itibaren 8 kilometrelik alana asker sokmamayı bile taahhüt ediyoruz. [Boğazların kullanımına ait sözleşme Madde 1-6].

    ** Antlaşmaya göre, Rum-Yunan ve Türk azınlıklar karşılıklı olarak değiştirilecek, ancak İstanbul’da yaşayan Rumlarla Batı Trakya’da yaşayan Türkler bundan müstesna tutulacaktır. (Buna ilişkin sözleşmede belirtilen ince bir nokta var: Rumlardan “Rum” diye bahsedilirken Batı Trakya’lı Türkler “Müslüman” olarak anılıyor. Herhangi bir olumsuzlukta müdahale hakkımız böylece engelleniyor! [Bu konudaki sözleşmenin 1. ve 2. maddeleri].

    ** Ek protokolde, Türkiye ve Yunanistan karşılıklı olarak ülkelerinde Yunanlı, Rum ve Türkler için genel af ilan ediyor. Bu aftan az sayıdaki Türk faydalanırken, işgal sırasında Anadolu’da katliam yapan, Osmanlı vatandaşı iken Osmanlı Devleti’ne ihanet eden binlerce Rum ve Yunanlı affediliyor. [Madde 1-2-3-4].

    ** Kapitülasyonlar kalkıyor, ne var ki adalete ilişkin protokole, Türk adaletini 5 yıl için Avrupalı yargıçların denetleyeceği maddesi konuluyor. Avrupa bu süreçte Türk yargısına karışabiliyor. [Madde 1-6].

    ** İzmir ve havalisinde katliam yapan, İzmir’de taş taş üstünde bırakmayan Yunanistan’dan savaş tazminatı bile alınamıyor.

    ** Musul, Kerkük, Süleymaniye İngiltere’ye terk ediliyor.

    ** Hatay BM’ye kalıyor, alınamıyor.

    ** Ortodoks Patriği Ankara’nı n arzusuna rağmen yurt dışına çıkarılamıyor.

    ** Türkiye, Fransız ve İngiliz şirketlerine bazı ticari avantajlar sağlamayı kabul ediyor. (Mesela, Türkiye, demiryolu yapımı için uluslararası bir ihale açmışsa, bunu bu şirketlere bildirmek zorunda olacak).

    Tarihci Akademisyen Yavuz Bahadıroğlu’nun makalesinden alıntılanmıştır.

    Lozan’da kaybettiklerimiz yalnız bu kadarla sınırlı değil…

    http://www.facebook.com/photo.php?v=10150666243329114&set=vb.675644113&type=2&theater

  • LOZAN’DA KAFALAR “GÜZEL”MİŞ..!
    Lozan’daki ABD Müşahidi Jonh Grew, Türk Delegasyon başkanı İsmet İnönü’nün görüşmelere nasıl katıldığını “Atatürk ve İnönü” (Bir Amerikan Elçisinin Hâtıraları) adlı kitabında şöyle anlatıyor:
    “Tarih 18 Ocak 1923. Bu akşam Türkler ilk olarak sarayda büyük bir akşam ziyafeti verdiler. Çhild ve ben ziyafetin sonuna kadar kaldık sonra gitmek istediğimizde İsmet ikimizin de ellerinden tutarak engel oldu ve bizi bitişikteki odaya çekti. İçki getirtti. Peşi peşine o kadar hızlı ve düzenli şerefimize kadeh kaldırıyordu ki kendisine ayak uydurmaya imkân bulamıyordum. Her kadehten sonra elini dizine koyup arkaya doğru yaslanıyor. Ve incir çekirdeğini doldurmayacak şeylere bile kahkaha ile gülüyordu. Bir aralık elimizi tuttu ve yaşamanın harikulade bir şey olduğunu söyledi. O kadar neşeliydi ki; o an elimizde bir belge olsaydı derhal imzalayacak gibiydi.”
    John Grew hatıralarının yer aldığı kitabının 25. sayfasında ise şunları anlatıyor:
    “İyi bir akşam yemeği sırasında Türklerin söyledikleri hiçbir söze fazla önem vermemek gerek. Nitekim başka bir yerden duyduğuma göre İsmet yine iyi bir şampanyanın keyiflendirici etkisi altında Curzon’a İngilizler’in Musul’u elde tutmalarında hiçbir sakınca görmediklerini 3 kere söylemiş!”

    Yapıştırma kaynağı < http://www.facebook.com/>

  • Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında; “Lozan’ın İçyüzü” diye yazılan makaleden.

    İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:
    “Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.”
    Lozan’da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesatı kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
    “Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an’ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri—yâni İsmet’in beslediği—azmin, inkâr edilmez delilidir.”
    Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk başmurahhasının, yâni İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat’î azimle ne kasdettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.
    Konferansın birinci defasında Türk başmurahhası, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor. Bir arada ve baş başa seyahat… Sonra Ankara gizli meclis toplantıları… Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları ve karar: “Din öldürülecektir.”
    Lozan Konferansının ikinci safhası: “….. Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip kumandanlarından, dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir.”
    Nihaî Vesika
    Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, “Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?” diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon’un verdiği cevap:
    “İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz. Yani Mustafa Kemal ve İsmet’in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır.”
    Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?
    Gizli anlaşmanın entrikası
    Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum’dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
    “Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum.”
    Aynı Hayim Naum Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş. Ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır.
    Hayim Naum o sırada Ankara’ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde—yani Mustafa Kemal yanında—emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, mahut mevzuda Hayim Naum’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.
    İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hâdiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.

    Emirdağ Lahikası

  • Altnay:

    Bence Lozan barış antlaşması kazanç çünkü Mondros ve Sevr den sonra Osmanlı dev zaten fiilen sona ermişti heryer işgaldi tam bağımsızlık çok toprakta bin kat iyidirm.bence korkulması gereken lozandaki gizli maddeler ve Lozan barış antlaşmasının bitimi

  • LOZAN’DA NE KAYBETTİK?…
    Ergün Diler ve Bekir Hazar A Haber’de yayınlanan Yaz-Boz programında Lozan dosyasını açtı.

    http://www.takvim.com.tr/Guncel/2014/04/27/lozanda-ne-kaybettik

  • Mutlaka OKUYUN…
    ŞOK OLACAKSINIZ…

    Okyanus ötesinden Türkiye’deki olayları takip etmeye çalışıyorum.

    Olan bitenlerden interneti takip ederek haberdar oluyorum.
    Burada yaşayanların gözüyle Türkiye ve civarı nasıl görünüyor diye baktığım da, dünyanın bizim etrafımızda döndüğünü zanneden aydınlarımıza ve medyatörlere artık sadece gülümsüyorum. İsrail-Filistin meselesinin bile TV ekranlarında iki üç dakika konuşulduğu bir ülkede, diğer ülkelerin sorunları niçin konuşulsun ki? Adamlar kendi dertlerine düşmüş, sabah akşam vatandaşla röportaj yapıp anketvari sorular soruyorlar. Genelde sorulan sorular; Obama Care hakkında düşünceleriniz neler? Gelecekten ümitli misiniz? Ekonomiyi nasıl bu buluyorsunuz? tarzında. İlginçtir insanların tamamı ağız birliği etmişçesine “olumsuz” yanıtlar veriyor. İnsanların geliri çok limitli, buna karşın ülkede vergiler ve harcamalar çok yüksek.

    Paraya Tahvil Edilen Tek Şey: Din …

    Onlarca TV kanalı ise kendilerine göre din ve mezhep icat eden sapık ruhlu din simsarlarının sabah akşam vaazlarını yayınlayıp, aptal Amerikalıların paralarını söğüşlüyor. Anlayacağınız din simsarlığı her kıtada ve her ülkede para ediyor. Sadece televizyonlarda değil sokak köşelerinde bile çok çeşitli Hristiyan mezheplerinin tanıtımı yapılıyor. Mezhep terimi belki yanlış olur, çünkü o kadar farklı cemaat yapıları oluşturmuşlar ki Ortaçağın Vatikan kardinalleri bugün burada olsa engizisyon mahkemeleri 24 saat sürekli iş yapar, sabahtan akşama kadar sokak ortasında bu sapkınları yakardı.

    Ülkesini seven harcama yapar ….

    Amerikan ekonomisinin hiç değişmeyen bir kuralı var; “ne olursa olsun ekonomide çarkları döndürmek lazım, onun için vatanını seven harcama yapsın”. İşte tam da bu nedenle ABD genelinde hane halkı tasarruf oranı oldukça düşük, tasarrufu yapanlar ise dev şirketler. GM, Apple, IBM, Intel gibi şirketlerin yıllık karı Türkiye’nin neredeyse bir yıllık hasılasına eşit. Düşünün Türkiye’nin döviz rezervi 135 milyar dolar, Apple firmasının 3 aylık net karı 167 milyar dolar. Olaya bu açıdan bakınca Türkiye’nin kendisine teknoloji yoğun öncelikli sektörler yaratması bir zorunluluk.

    Lozan’da Türklere biçilen rol …

    100 yıl önce Lozan’da Türklere biçilen rol, kendisine bırakılan bu topraklarda tarım ve hayvancılık yapması yönünde idi. Zira Osmanlının en verimli toprakları elinden gittiği gibi, petrol ve doğalgaz içeren topraklar da içimizdeki hainlerce Batılı istilacılara peşkeş çekilmişti. Bu durum yıllar boyu bu şekilde sürdü gitti. Lozan demişken hemen geçmeyelim. Bu ihanet belgesini her Türk vatandaşının satır satır okuması gerekiyor. Lozan Anlaşması’nın orjinal metni internette var, herkes ulaşabilir. Okuyun ki; Mısır, Sudan, Yemen, Arabistan, Bağdat, Basra, Musul, Kerkük, Halep, Şam, Beyrut, Kudüs, Filistin, Kıbrıs, Rodos, Midilli, Batı Trakya, 12 Adalar, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının ve daha yüzlerce Türk toprağının elimizden nasıl kopartıldığını görün. Okuyun ki, bu anlaşmaya imza koyan İsmet İnönü ve TBMM’de onaylayan vatan hainlerinin bize nasıl bir zincir taktığını öğrenin. Bu şerefsiz vatan hainleri yukarıda bahsettiğim kutsal vatan topraklarımızı Batılılara peşkeş çekmekle kalmamış, uğruna 254 bin şehit verilen ve düşmanın sahilden içeriye adım atamadığı Çanakkale’deki Arıburnu’nu da İngiliz toprağı yapmıştır. Lozan anlaşmasında Çanakkale Boğazı’nın en stratejik noktası olan Arıburnu’nu İngiliz toprağı yapan insanlara, hainlik ithamı sanırım çok hafif kalır. Mustafa Kemal’in çıkartmada ölen Anzaklı askerlerin ailelerine yönelik meşhur bir sözü vardır; “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar!

    Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçikle yanyana, koyun koyunasınız.

    Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar!

    Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedir ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”.

    Ben bu sözü Mustafa Kemal’in bazı annelerin yüreğini serinletmek için söylediğini sanıyordum. Lozan’ın detaylarını öğrendikten sonra Türk toprağını işgal etmeye gelen ve Mustafa Kemal’in “kahramanlar” dediği benim ise üzerine basa basa “şerefsizler tayfası” dediğim düşman leşlerinin Lozan’da kendilerine peşkeş çekilen İngiliz toprağında rahat rahat uyuduklarını anladım.

    Türkiye’nin miladı…

    1974 Kıbrıs Barış Harekatı hem Türkler hemde Batılılar için bir milattır. Çünkü 1923 yılında sınırlarının dışına çıkmayacağı hususunda Katolik yemini ettirilen Türkiye, bu yeminini bozmuş ve aradan yaklaşık yarım asır geçtikten sonra ilk defa topraklarını genişleterek Kıbrıs’a ayak basmıştı. Bu harekat birdenbire tüm dikkatleri Türkiye’nin üzerine çevirdi. Dost ve müttefik dediğimiz ve fırsatta bizden birşey kopartmayı ilke edinmiş Batılı ülkeler Türkiye’ye her alanda ambargo başlattı. Tıpkı Kırım’ı topraklarına katan Rusya’ya şimdi yaptıkları gibi. 1974 yılının Türkiye’sinde iğneden ipliğe herşey ithal, ülkede üretim yok, olanlarda sınırlıydı. Ekonomik ve askeri ambargolar etkisini hemen gösterdi ve ülkenin her yerinde benzin, elektrik ve tüp başta olmak üzere un, şeker, yağ, yiyecek ve ilaç sıkıntısı başladı. Ekonomik sıkıntılar, hammadde yokluğu, duran üretim, işsiz kalan insanlar, sendikal eylemler ve müthiş bir toplum mühendisliği çalışması olan sağ-sol çatışmaları had safhaya çıktı. Emperyal bir Türkiye’nin ilk adımı olan Kıbrıs Harekatı, başta İngiltere olmak üzere Amerika’yı endişeye sevk etti. MI6 ve CIA’nin ortak ürünü olarak ortaya çıkan sağ-sol çatışmaları, yaklaşık beş yıl boyunca ülkeyi bir uçtan bir uca kasıp kavurdu. Sosyalizmi istemeyen Ahmet ile kapitalizme göğüs geren Mehmet birbirine kurşun sıktı ve binlerce genç telef olup gitti.

    Ortadoğu’da değişen dengeler…

    Derken 1980’de Ortadoğu’da dengeler bir anda değişti ve İran-Irak Savaşı patlak verdi. Humeyni sürgünde bulunduğu Paris’den uçakla Tahran Havaalanı’na indi, İranlı öğrenciler Amerikan büyükelçiliğini işgal etti ve elçilik görevlilerini rehin aldı. Gerek İran, gerekse Irak’daki Amerikalı ve diğer Batılı ülke vatandaşlarının tahliyesi ve bu iki ülkeye karşı olası bir askeri operasyonda İncirlik üssünün kullanılabileceği ihtimali Türkiye’ye olan ihtiyacı arttırınca, bir Amerikan projesi olan 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi gerçekleşti. Amerikalıların verdiği adreslerde bulunan tüm sağcı ve solcular bir günde toplandı ve Türkiye’de sağ-sol çatışması diye birşey kalmadı.

    Ancak Türkiye rahat bırakılmamalıydı. Ne yapıp edip yeni bir sorun yaratılmalı ve ülkenin sinerjisi vaşka alanlara kaydırılmalıydı. Öyle de oldu. Yeni sorunun adı; ASALA idi. Bu örgütü yaratan ekibin başında ise Fransa ve Amerikan istihbaratı vardı. ASALA, 1979 ile 1983 yılları arasında çok sayıda eylem yaptı. Ermeni teröristler, 21 ülkede, toplam 110 terör eylemi gerçekleştirdi. Bu saldırılarda 42 Türk diplomat ile 4 yabancı hayatını kaybetti. ASALA, Türkiye içindeki ilk terör eylemini ise 7 Ağustos 1982’de Ankara Esenboğa Havalimanı’nda gerçekleştirdiği bombalı saldırı ile yaptı. Saldırıda 9 kişi öldü, 72 kişi yaralandı. Ermeni teröristler yakalandı ve hemen idam edildi. Bu örgüt, hayatının en önemli hatasını ise Temmuz 1983’de Paris Orly Havaalanı’nda Türk Hava Yolları kontuarını bombalamak suretiyle yaptı. Tarihe Orly Katliamı olarak geçen bu saldırıda 8 Fransız ölüp, 52 kişi yaralanınca ASALA’nın ipi bir anda çekildi ve Türkiye’nin bu örgütle mücadelesine hiçbir şekilde yardımcı olmayan Batılılar kendi elleriyle ASALA’yı bir anda tarihe gömüverip gitti.

    Türkiye’ye yeni ve ciddi bir sorun lazım…

    ASALA terörü nihayete erince Türkiye rahat bir nefes aldı. Fakat bu rahatlık Türklere fazlaydı. Öyle birşey yaratılmalıydı ki, yaratılan problem Türkiye içerisinde eylem yapmalı, Avrupa’ya kesinlikle bulaşmamalıydı. Yeni bir toplum mühendisliği çalışması başladı. Bu sefer masanın etrafındaki aktörlerin sayısı biraz daha arttı. Amerikan CIA, Alman BND, İsrail MOSSAD, İngiliz MI6 ve Fransız DGSE teşkilatları muhteşem bir eser ortaya çıkardı: PKK.

    PKK ilk silahlı eylemini 15 Ağustos 1984’de Eruh ve Şemdinli’de gerçekleştirdi. 2013 yılına kadar devam eden eylemlerde yaklaşık 35 bin kişi hayatını kaybetti. Yol, baraj, okul, hastane ve eğitim yatırımlarına harcanacak 350 milyar dolar para Amerikan, İngiliz, İsrail, Alman ve Fransız silah üreticilerinin cebine gitti. PKK’nın tasarımcıları her detayı çok iyi düşünüyor, her eylemi çok güzel planlıyordu. Yeri gelince silahsız askerler kurşuna diziliyor, yeri gelince siviller öldürülüyor, Kürt, Alevi, Türkmen, Süryani ve Arap etnik unsurlara yönelik her eylemde yeni düşmanlıkların tohumu atılıyordu. Her eylemin bir hikayesi, amacı ve belli kesimlere yönelik mesajı vardı. Hatta öyle bir dönem geldi ki artık mücadeleden vazgeçildi ve iş oluruna bırakıldı.

    En Belalı Yıl…

    1993 yılı çok kötü ve karanlık bir yıldır. Faili meçhuller, suikastler, büyük şehirlere yayılan terör hareketleri, bombalamalar, kaos ve karışıklıklar hep bu yılda yaşanmıştır. Bu yıl, aynı zamanda PKK terörünün barışçıl bir şekilde sona erdirilmesi ve sonrasında Kuzey Irak ile Türkiye’nin birleşmesini savunan Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, bu iş için Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’i bizzat görevlendirdiği yıldır. Türkiye’nin 1974 Kıbrıs Harekatı’ndan sonra, emperyal arzularını bu defa da Musul ve Kerkük için telafuz etmesi malum ülkeleri çok rahatsız etti. Eşref Bitlis, PKK terörünün barış yoluyla sona ereceğini savunuyor ve bölgenin ileri gelenleriyle çözüme yönelik görüşmeler yürütüyordu. Bitlis Paşa, 7 Şubat 1993’de “İncirlik Üssü’nden kalkan ABD uçakları, PKK’ya yardım dağıtıyor.” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu açıklamadan 10 gün sonra, Eşref Bitlis’in uçağı henüz aydınlatılamayan nedenlerle 17 Şubat 1993’de düştü ve Paşa şehit oldu. Daha sonra Rıdvan Özden ve Bahtiyar Aydın gibi Bitlis’in ekibi içinde yer alan bazı yüksek rütbeli askerlerde görevleri başında öldürüldü. Şimdi sıra haddini aşıp Musul Kerkük’e girelim diyen Özal’a gelmişti. Eşref Bitlis’in ölümünden tam iki ay sonra Cumhurbaşkanı Özal Çankaya köşkünde zehirlenerek öldürüldüğünde tarihler 17 Nisan 1993’ü gösteriyordu. Operasyon tamamlanmıştı.

    Kaos ve çöküş…

    Özal’ın ölümü bir anda tüm dengeleri değiştirdi. Süleyman Demirel, partisini Tansu Çiller’e teslim ederek, Çankaya’ya çıktı ve çok arzuladığı Özal’ın koltuğuna oturdu. 1993-2001 arası dönem Türkiye’nin çöküş dönemidir. Peşpeşe kurulup yıkılan hükümetler, koalisyonlar, erken seçimler, ekonomik krizler, terör eylemleri, kentlerde egemen olan mafya grupları, bunlarla işbirliği yapan siyasiler, emniyetçiler, basın ve medya mensupları, tüm bunların üzerinde askeri vesayetin muazzam baskısı, kaybolan devlet otoritesi, duran ekonomi, yüzde 400’lere dayanan devlet iç borçlanma faizleri, yüzde 7500’lere ulaşan bankalararası gecelik borçlanma oranları, Ahmet Necdet Sezer denilen adamın Cumhurbaşkanlığına seçilmesi, bu adamın Milli Güvenlik Kurulu toplantısında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e Anayasa kitapçığını fırlatması, bunu takiben yaşanan Türkiye’nin en büyük ekonomik krizi, Kemal Derviş’in Türkiye’ye gelmesi, siyasilerin entrikaları, boşaltılan kamu bankaları, batan bankaların devlet hazinesine yüklediği 250 milyar dolar maliyet ve daha neler neler.

    Türk halkı sifonu çekti!…

    2002 seçimleri işte tam da böyle bir ortamda yapıldı. Seçim sonuçlarını en güzel ifade eden başlığı ise Fransız Le Figaro gazetesi attı; “Türkler bağırsaklarını boşalttı”.

    O güne kadar hiç kimsenin önemseyip dikkate bile almadığı bir parti, diğer partilerin toplumda yaratmış olduğu çözümsüzlük ve problem yaratma geleneğinden bıkan Türk halkının genel desteğini alarak iktidara geldi.

    12 yıllık AKP iktidarının yaptıklarını burada anlatmaya sayfalar kifayet etmez. 35 milyar dolar olan ihracatın 160 milyara, 27 milyar dolarlık döviz rezervinin 135 milyara, 250 milyar dolarlık yurtiçi hasılanın yaklaşık bir trilyona dayanması, Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Mısır’dan getirdiği 283 ton altınla dolan devlet hazinesinin aradan 497 yıl geçtikten sonra ilk defa 2014 yılında 560 ton altın seviyesine yükselmesi, eğitim ve sağlık konusunda yapılan reformlar, Uluslararası Para Fonu’na olan 27 milyar dolarlık borcun sıfırlanması, karayolu, havalimanı ve demiryolu yatırımları, Marmaray projesi, üçüncü havalimanı ve Boğaz köprüsü yatırımları, Türk vatandaşlarına yönelik seyahat vizelerinin kaldırılması, Türkiye’nin bölge ve dünya genelinde artan itibarı ve daha niceleri.

    Borç Türk’ün kamçısıdır…

    Bu noktada olaya bir de farklı cepheden bakalım. Osmanlı ekonomisi provizyonist bir anlayışla yönetiliyordu. Peki nedir provizyonizm? Provizyonist politikaya göre toplumun refahı herşeyin üstünde gelir ve ülkede üretilen her türlü mal ve ürün, ülke vatandaşlarının tümünün talep ve ihtiyaçları karşılanıncaya kadar ihracata konu olamaz. Basit bir örneklemeyle Osmanlı ülkesinde bu yıl 500 bin ton buğday üretilmişse ve ülke insanlarının toplam talebi 450 bin ton ise, yabancıların önereceği fiyat ne olursa olsun ancak ve ancak 50 bin ton buğday ihracatı sözkonusu olabilir. Çünkü aksi durum ülke içinde buğday kıtlığı yaratır ve fiyatlar yükselir. Benzer durum diğer mallar içinde sözkonusu olduğunda, Osmanlı’nın “galâ-yı es’ar” bizim ise “enflasyon” dediğimiz olay vuku bulur. İşte bu provizyonist ekonomi politikası Osmanlı’da yaklaşık 450 yıl boyunca çok düşük düzeyde enflasyon yaşanmasına, fiyatlar genel seviyesinin fazla yükselmemesine ve halkın refah seviyesinin düşmemesine imkan tanımıştır. Ne zamana kadar? Baltalimanı Ticaret Anlaşmaları serisinin imzalandığı 1838 yılına kadar.

    Bu anlaşma, Osmanlı’nın “yedd-i vahit” sistemine yani tekel uygulamasına son vermiş, Osmanlı ürünlerinin ihracatı üzerindeki kısıtlamaları kaldırmıştır. Provizyonist iktisat politikasına son verilmesi fiyatlar genel seviyesini yükseltmiş, Osmanlı ekonomisi asırlar sonra ilk defa bütçe açıkları ile tanışmış ve 1854 Kırım Savaşı’nı finanse etmek amacıyla tarihinde ilk kez bir yabancı devletten borç almak zorunda kalmıştır.
    Enflasyon, Osmanlı tarihinde 450-500 yıl boyunca toplamda yüzde 300 oranında arttığı halde, 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde yüzde 100 milyon olarak gerçekleşmiştir.

    1854 yılında İngiltere’den alınan 5 milyon Osmanlı altını tutarındaki borcu, 20 yıl içerisinde birbiri peşisıra 16 borç anlaşması daha takip etmiş ve tarihler 1874 yılını gösterdiğinde Osmanlı devleti borçlarını ödeyemediği için iflas bayrağını çekip moratoryum ilan etmiştir. 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı, Osmanlı’yı yeni finansman arayışına itmiş, dış piyasalardan para bulunamayınca Galata Bankerlerinden borç alınmış, savaşın hemen sonrasında ise iç piyasadan alınan bu borcun ödenmesi için Rüsum-ı Sitte idaresi kurulup altı adet vergi kaynağı bu idareye tahsis edilmiştir.

    Ardından 1881 yılında yabancı alacaklıların Osmanlı Devleti’nden alacaklarını tahsil etmek amacıyla Düyun-ı Umumiye İdaresi denilen günümüzün IMF’si oluşturulmuştur. Bu İdare, 1881 yılından 1914 yılına kadar Osmanlı borçlarını misliyle tahsil etmiş, alamadığı tutarları ise Lozan anlaşmasının ilgili maddeleri uyarınca Türkiye Cumhuriyeti’nin sırtına yıkmıştır.

    Tarihler 1954 yılını gösterdiğinde yani Osmanlının aldığı ilk dış borçtan tam 100 yıl sonra, Adnan Menderes hükümeti bu borçları sıfırlamıştır.

    Şimdi buraya dikkat edelim. Batılılar açısından borçsuz bir Türkiye sözkonusu bile olamazdı. Türkiye’nin bir önce borçlandırılması ve ülke ekonomisinin Batılıların kontrolüne girmesi gerekiyordu. 1956-58 yılları arasında kredilerin kısılması dış ticaret açığını arttırmaya başladı. 1958 yılına gelindiğinde ticari nitelikteki dış borçlar ödenemez duruma geldi. Ağustos ayında çok yüksek oranlı bir devalüasyon yapılarak Amerikan doları Türk lirası karşısında 2,80 TL’den 9 TL’ye yükseldi. Derken 27 Mayıs 1960 Darbesi yaşandı. Türk halkının en sevdiği devlet adamlarından biri olan Başbakan Adnan Menderes idam edildi ve Türkiye’nin tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş yapmaya başladığı döneme son verildi.

    Darbe hükümetinin ilk işi 1961 yılında IMF ile birinci stand-by anlaşmasını imzalamak oldu. Türkiye aradan geçen yarım asır boyunca IMF ile toplam 19 stand-by anlaşması imzaladı ve 2002 yılına gelindiğinde borcu 27 milyar dolara dayandı. İşte bu borç 2013 yılının Mayıs ayında AKP hükümetince ödenip, üstüne üstlük IMF’ye 5 milyar dolar da borç verildi. Türk tarihinde böyle bir durum 175 yıl sonra ilk defa gerçekleşiyordu. Üstelik ülke son 12 yıldır büyüme oranında dünyanın ilk üç ülkesi arasındaydı.

    Laftan anlamayan adam…

    Bu Türkler artık fazla oluyordu. Ülkedeki tüm bu gelişmelere sebep olan kişi ise Başbakan Erdoğan’dı. Bu adamın bir an önce hal edilmesi gerekiyordu. Kurtlar meclisi tekrardan toplandı ve büyük bir ittifak yapıldı. Dış aktörler aynıydı: Amerika, Fransa, Almanya, İngiltere ve İsrail. Bu sefer koalisyon biraz daha genişletildi ve iç aktörlerde kullanıldı. Ülke içi koalisyonda; merkez medyanın yöneticileri, ulusalcılar, sosyalistler, milliyetçi muhafazakarlar, eski Türkiye’nin işadamları, işi bozulan sanayicileri, devlete borç para veren rantiyecileri ve paralel yapının emniyet, yargı ve medya dahil tüm aktörleri yer alıyordu.

    İlk iş olarak 31 Mayıs 2013 günü Gezi Olayları patlatıldı. Göstericiler 15 gün boyunca tüm Türkiye’de terör estirdi. Ardından 17-25 Aralık 2014 Yargı Darbesi düzenlendi. Bazı hükümet üyeleri yolsuzlukla suçlandı, belediye başkanları, Türkiye’nin en önemli yatırım projelerinin müteahhitleri düzmece iddialarla gözaltına alındı. Ardından Başbakan’ı ve MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı vatana ihanet suçlamasıyla tutuklamaya yönelik girişimlerde bulunuldu. Fakat hiçbir operasyon Erdoğan’a olan halk desteğini azaltmadı, aksine arttırdı. İç ve dış güçlerin hiçbir oyunu para etmiyordu. Üstelik Erdoğan, zehirlenerek öldürülen Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın iki hayalini de gerçekleştirmeye kararlıydı. Bunlardan birincisi terörün sonlandırılmasına yönelik milli birlik ve barış projesi, ikinci de Kuzey Irak’ın Türkiye’ye bağlanması. Mart 2013’de Diyarbakır’da gerçekleştirilen Nevruz kutlamaları sırasında Barzani’yi yanına alıp Kuzey Irak’dan Kürdistan diye bahseden Erdoğan, Barzani ile 50 yıllık petrol anlaşması imzalayınca Batılılar tamamen çıldırdı.

    Bugün PKK terörü soğuma sürecine girmiş olup, yakın gelecekte tamamen bitme noktasına gelecektir. Musul ve Kerkük’ün Türkiye’ye bağlanma konusu ise an meselesidir.

    Kuzey Irak’ın Türkiye’ye bağlanması Lozan’ın yırtılmasıdır. Yeni ve güçlü Türkiye, Kürt ve Türklerin birlikteliği ile sözkonusu olacaktır.

    175 yıllık oyunun bozulacağı, Lozan’ın çöpe atılacağı, Ortadoğu’da tarihin yeniden yazılacağı, Yeni, Güçlü ve Büyük Türkiye’nin kurulacağı gün 10 Ağustos 2014 tarihi olacaktır.

    Prof.Dr. / MEHMET HAKAN SAĞLAM

  • Musul’un değeri… 500.000 İngiliz Sterlini miydi?
    ÖNCE MUSULUN TAMAMINI İSTEDİK OLMADI; SONRA YARISINI ALMAK İÇİN FIRSAT ÇIKTI; BU FIRSATI DA KULLANAMADIK VE SONUNDA 500.000 İNGİLİZ STERLİNİ KARŞILIĞINDA MUSUL’DAN VAZGEÇTİK…

    Lozan Antlaşması’nın 3.Md.si, Türkiye ile Irak arasındaki sınırın, İngiltere ile Türkiye arasında yapılacak ikli görüşmeler ile saptanmasını; bunun gerçekleşmemesi durumunda konunun Milletler Cemiyeti’ne götürüleceğini şarta bağlamıştı.

    İki ülke arasında yapılan görüşmeler sonunda 19 Mayıs 1924’de, İstanbul’da Haliç Konferansı toplandı.

    Konferansın ilk gününde, Türkiye’yi temsil eden Fethi Bey, Ankara Hükümeti’nin kendisine 26 Nisan 1924’de verdiği talimattaki hususları dile getirmişti. Bu talimatta, “Süleymaniye, Kerkük ve Musul kentlerini Türkiye’ye bırakan bir sınır istenmiş ve Türkiye’nin bu konuda tatmin edilmesine karşılık petrollerde ortaklık tanınabileceği” bildirilmiştir.(1)

    Türkkiye’nin önceliği topraktı.

    Oysa ki, İngiltere de tam bunun tersini düşünüyordu: “Musul meselesi, biz İngilizler için petrol meselesidir. Petrol işini aramızda halledersek Musul vilayetini size bırakmanın çaresini buluruz” diyorlardı.(2)

    İngiltere’nin önceliği ise petrol.

    Sonunda Türkiye, bu konuda İngiliz çizgisine geldi. Hatta daha da gerileyerek çizginin ardına bile geçti.

    Bir İngiliz kaynağı da, M.Kemal ve İsmet Paşa’nın Ankara’daki gazetecilere, “Batcı bir politika izleyeceklerini; başka bir deyişle, İngiltere’ye ‘dostça’ davranacaklarını; Musul Meselesini’nin diplomasi yoluyla çözümleneceğini; Kerkük’ü isteyerek Musul’u Irak’a bırakabileceklerini” söylemişlerdir. İsmet Paşa da ayrıca şunları ilave etmiştir: “İngilizleri tatmin etmek için gerekirse Musul sorununda fedekarlık yapacağız. Şehrin ve vilayetin batı kesiminden vazgeçebiliriz. Fakat bu ödünleri tazminatsız vermeyiz! Büyük Asya Projemizin gerçekleşmesi için bu tazminat Musul’dan bin kere daha değerlidir” dediğini iddia etmektedir.(3)

    Ankara Hükümeti, Musul’un Misak-ı Milli hudutları içine katılmasından vazgeçiyor ve Musul’un petrolünden alınacak bir pay ile yetinmeyi mi düşünüyordu acaba?

    Aslında bu konu, Lozan Konferans’ında Musul konusu henüz resmi olarak görüşülmeden önce, İsmet Paşa ile Lord Curzon arasında yapılan bir özel görüşmede gündeme gelmiş ve daha sonra İngiliz temsilcilerinden Tyrell ile görüşen İsmet paşa, “Türkiye’nin Musul petrollerinden pay istediğini” bildirince Tyrell, tatmin edici bir barış antlaşması imzalanır imzalanmaz, İngiltere’nin yeni Türkiye’ye her türlü ekonomik yardımı yapacağını, fakat barış antlaşmasının hazırlanmasında petrol ve mali yardımın pazarlık konusu yapılmaması gereğini belirtmiştir.(4)

    İsmet Paşa’nın bu yaklaşımı, daha başlangıçta, karşı tarafa, Türk tarafının Musul’un toprağından daha çok petrolü ve buradan elde edilecek gelirle ilgilendiği izlenimini veriyor gibiydi.

    Nitekim o tarihten sonra, Türkiyenin Musul üzerinde hak iddiasından vazgeçmesi şartıyla Türkiye’ye Musul petrol kaynaklarından ya da gelirinden bir hisse verilmesi imkanlarını araştırmak amacıyla, İngiliz petrol uzmanları ve Türk Delegasyonu üyeleri arasında görüşmeler yapılmıştır.(5)

    Sonuç bilindiği gibi olmuştur. 5 haziran 1926’da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul, Irak’a bırakıldı ve Musul petrollerinin Irak’a kalan gelirinin %10’unun 25 yıl süreyle Türkiye’ye verilmesi kararlaştırıldı. Ancak ne yazık ki, bu antlaşmaya, Musul Vilayeti’ndeki soydaşlarımızın korunması için esaslı bir önlem getirilmedi.

    Unutmadan şunu da ilave etmek istiyorum: Türkiye Hükümeti, %10 hissesini paraya çevirmek isterse karşılığında Türkiye’ye 500.000 İngiliz Sterlini ödenecekti.

    Sonra ne oldu?

    Türkiye, 500.000 İngiliz Sterlini karşılığında bu paydan vazgeçti. Yukarıdaki (3) numaralı dipnotu bir kez daha okuyun. Sonra kendinize şu soruyu sorun:

    “Musul’un değeri…500.000 İngiliz Sterlini miydi?”

    Elbette değildi. Bu antlaşmanın ardından Meclis’te yapılan görüşme ve tartışmalardan sonra Dışişleri Bakanı Dr.Tevfik Rüştü Aras yaptığı konuşmada bakın ne diyordu:

    “… Ülke nazik bir durumdadır. Dokuz yıldır savaşılan bir dönemden çıkıyoruz. Musul hakkındaki kararı tanımamak, bizi ister istemez yeni bir savaşa sürükleyecektir.faşist İtalya, aleyhimize yürümeye hazırdır. Ankara ve hükümeti bunu çok iyi biliyordu. Bunun içindir ki, bağrımıza taş basarak Musul’u bırakmaya razı olduk”(6)

    Daha önce, Lozan Konferansının kesintiye uğramasından sonra 27 Şubatta toplanan Meclis’te yaptığı bir konuşmada Mustafa Kemal de benzer bir konuşma yaparak Musul sorununun askeri bir harekatla kolayca halledileceğini belirtmiş ve arkasından da şunları ilave etmişti: ” …Fakat Musul’u aldığımızın arkasından muharebenin hemen son bulacağına emin olamayız. Şüphesiz orada bir harp cephesi aşmış olacağız…Karşımızda yalnız İngiltere değil, Fransız, İtalyan, Japon ve bütün dünyanın düşmanları vardır. Yani bunu ayrıca konu etmek isterseniz mahzurları kendiliğinden ortaya çıkar…”(7)

    İşte böyle…Siz olsaydınız ne yapardınız?

    cdenizkent

    _______________ :

    (1) TC. Dışişleri Bakanlığı’nın, “Cumhuriyet’in İlk On Yılı…”, s.81’den Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri(1919-1926), s.290

    (2) Yusuf Kemal Tengirşenk, Vatan Hizmetinde, s.289

    (3) PRO.FO.371/10077/ E 3861 /7 / 63 (3-5-1924)’den M.Kemal Öke, A.g.y, s.133

    (4) Foreign Office, 7965/E 13599, Tyrell’in raporu, Lozan (28-11-1922)’den Salahi R.Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt2, s.309

    (5) A.g.y., 7964/E 13443, Lord Curzon’dan Dışişleri Bakanlığı’na telyazı, Lozan(1-2-1922)’den Selahi R.Sonyel, A.g.y., s.309

    (6) TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt-4, s.165

    (7) A.g.y. Cilt-3, ss.1317-1318

  • LOZAN ANTLAŞMASI’NDAKİ ACI GERÇEK! (TÜRKİYE’Yİ ŞOKE EDEN AYRINTI)
    Hakkında binlerce tartışma yapıldı. Zafer ya da hezimet diye hakkında çok konuşuldu. Ama Lozan’da Arı Burnu’nu resmen İngiliz toprağı yapacak maddeye imza atıldığı ilk kez Yaz Boz’da gündeme getirildi.
    Her hafta gündemi belirleyen Yaz Boz bu haftada da ezberleri bozdu. Ergün Diler ve Bekir Hazar’ın sunduğu programa bu hafta Dr. Mehmet Hakan Sağlam katılırken,Lozan Antlaşması derinlemesine masaya yatırıldı. Lozan’ın özellikle Siyonizm’in merkezi olan İsviçre’de yapıldığı belirtilen programda yıllardır anlaşma maddelerinde açıkça yazmasına rağmen üzerinde hiç tartışılmayan bir konu da gündeme getirildi.

    Gizli maddenin ayrıntıları

    Lozan Antlaşması’na göre İtalya, Fransa ve İngiltere’nin kendi askerlerinin bulunduğu anıtlıklarda hak sahibi olduğu konuşulurken, Lozan’ın bu konuyla ilgili 129. maddesindeki bir ayrıntı gözlerden kaçmıştı. Yaz Boz ekibi, tüm Türkiye’yi şoka uğratan bu ayrıntıyı gözler önüne serdi. Üç ülkenin şehitlikleri üzerinde hakları haricinde 129. maddeye göre İngiliz İmparatorluğu mezar bulunmayan arazileri de kapsayarak Arı Burnu’nda (Anzak Burnu) toprak sahibi oluyordu. Bir zafermiş gibi gösterilen Lozan Antlaşması’ndaki bu acı gerçek şu sözlerle tarihe geçti:

    İngiliz imparatorluğu toprağı

    Lozan Barış Antlaşması Madde: 129 Türk Hükümeti’nce kullanımı bırakılacak toprak parçaları arasında, özellikle İngiliz İmparatorluğu için Anzak (Arı Burnu) bölgesindeki toprak parçaları da bulunmaktadır. Maddenin alt metninde ise bu toprağın hiçbir askerlik ya da ticaret amacıyla kullanılmayacağı, Türk devletinin sadece denetleme hakkı olduğu, arazide bekçiler dışında asker bulunamayacağı, bekçi konutları dışında hiçbir yapının inşa edilemeyeceği, burayı ziyaret edenler için Türkiye’nin hiçbir zorluk göstermeyeceği de bulunuyor. Arı Burnu’nun resmen İngiliz toprağı olduğunu açıklayan bu maddenin günümüze kadar hiç tartışmaya açılmaması dikkat çekerken, kazanılan Kurtuluş Savaşı sonrası, mağlup olmuş gibi düşman devletlere toprak vermenin de bir açıklaması günümüze kadar hiç yapılmamıştı.

    Daha önce konuşulmamıştı

    Üzerine binlerce tartışma programı yapıldığı halde Lozan’da kaybedilen topraklardan hiç bahsedilmemesi, aslında bu anlaşmanın ne derece büyük bir hezimet olduğunu ortaya koyarken, Yaz Boz’un gündeme getirdiği bu detay önümüzdeki günlerde tartışmalı olan Lozan Antlaşması’nın bir kez daha tüm detaylarıyla masaya yatırılacağının sinyallerini de verdi.

    Yahudiler parçalar

    Yahudi caz sanatçısı Gilad Atzmon da Yaz Boz’un bir diğer konuğu oldu. Yahudiler’in ve Rotschild ailesinin dünyaya nasıl hükmettiğini araştıran Atzmon, ilginç açıklamalarda bulundu. Atzmon, “Yahudiler 18. Yüzyıl’da Avrupa’yı ele geçirdiler. Çünkü çok zekiydiler ve paraları vardı. Mahalledeki en zeki çocuğu, en zengin Yahudi’nin kızlarıyla evlendirdiler. Zihinsel manada elit bir sınıf yarattılar. Rotschild’ler ve Soros da bu sınıfa aittir.Yaptıkları aslında toplumu alıp parçalara bölmek. Toplumu lime lime ederler. Soros, Açık Toplum Vakfı üzerinde istediği ülkeye para gönderip istediği kıyımı yapabiliyor. Bunu Gezi Parkı’nda da denedi” diye konuştu.

    Hezimet sarayı

    Lozan Antlaşması, kent meydanındaki Rumine Sarayı’nda imzalanırken İsmet İnönü liderliğindeki Türk heyeti ise muhteşem Uşi Sarayı’nda kalmıştı. Misak-ı Milli’den taviz vermemek üzere gittiğimiz Lozan’da Musul ve Kerkük’ü kaybetmenin yanı sıra I. Dünya Savaşı sırasında Almanlar’dan aldığımız altın yardımlarını da düşman devletlere vermiştik. Lozan’ın gizlenen maddelerini masaya yatıran Yaz Boz, aynı zamanda İngilizler’in İstanbul’daki bir okul vasıtasıyla Türk heyetinin telgraflarına ulaşarak, dinleme faaliyetlerini neredeyse 100 yıl önceden başlattığını da ortaya koydu

  • “Bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştılar”…

    Sayın Cumhurbaşkanımıza göre, Lozan bir zafer değil, “Hem projenin gerisindeki silüetler, hem darbenin başarılı olması halinde eyleme geçirilecek plan itibariyle… 1912’den 1923’e kadar kısa sürede 5’te bire düşen topraklarımızdan geri kalanının işgali teşebbüsü”dür.

    “1920’de bize Sevr’i gösterdiler, 1923’te Lozan’a razı ettiler… Şöyle bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’la verdik. Kıt’a sahanlığı ne olacak, havada ne olacak, karada ne olacak hâlâ bunun mücadelesini veriyoruz.

    İşte bunun nedeni, o anlaşmada masaya oturanlar. O masaya oturanlar bunun hakkını veremediler, veremedikleri için onun sıkıntısını şimdi biz yaşıyoruz. Herhalde bu darbe (15 Temmuz darbesi) başarılı olsaydı, Sevr’i bile aratacak bir anlaşmayla karşımıza çıkacaklardı.”

    İçinde Atatürk geçen hiçbir konunun hiçbir şekilde eleştirilmemesi, yalnızca tasdik ve tasvip edilerek alkışlanması gerektiğine inanan çevreler, alışageldikleri üzere yine ezberlerini boşalttılar: Büyük bir öfkeyle Sayın Cumhurbaşkanımıza karşı çıktılar, Lozan Andlaşması’nı göklere çıkardılar, “istiklâlimizin belgesi” türünden büyük lâflar ettiler, ancak takip edebildiğim kadarıyla, “akademik” değerde bir şey söyleyemediler.

    Bunu hep yaparlar. Ne var ki, havai ve hayali olmaktan öteye geçemezler. Lozan tartışması devam edip gider. Çünkü bu konuda milli vicdan tatmin olmamıştır.

    Lozan’a ilişkin ağır eleştiriler bugün başlamadı. Lozan sürecinde başladı ve devam ediyor.

    Meselâ Atatürk’ün Başkanı bulunduğu Meclis’te İzmit Milletvekili olan Sırrı Bey, Musul’un konferans dışı bırakılması üzerine, Meclis kürsüsünden şunları söylüyor:

    “Lozan’da Misak-ı Milli’den feragat ettiler… Arazi meselesinin hiçbir noktası temin olunamadı ve binaenaleyh milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve âleme ilan edilen Misak-ı Milli çiğnendi, heba edildi, iptal edildi, battal edildi…” (Prof. Dr. Mustafa Budak, İdealden Gerçeğe, Misak-ı Milli’den Lozan’a Dış Politika, Küre Yayınları, İstanbul 2002, sayfa 383, 384).

    Birinci Meclis’in Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey (ki bir süre sonra katledilmiştir) ise aynı kürsüden avazı çıktığı kadar bağırıyor:

    “Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zafer, Lozan’da heba edilmiştir!” (Ali Fuad Cebesoy’un Siyasi Hatıraları, İstanbul 1957, sayfa 281).

    Milli Mücadele kahramanlarından Rauf Orbay inim inim inliyor:

    “Misak-ı Milli yarım kaldı.”

    Milli Mücadele’yi başlatıp yöneten Birinci Meclis’in Lozan’ı onaylaması zora girmişti. Mustafa Kemal ve arkadaşları bunun da çaresini buldular. Meclis feshedildi. Ama bu olay millete, “Meclis kendini feshetti” diye açıklandı.

    İkinci Meclis, Mustafa Kemal’in onayladığı isimlerden oluşturuldu. Muhaliflerden tek bir kişi dahi aday gösterilmedi (Mehmed Âkif dâhil).

    Lozan’da imparatorluk verdik devlet aldık!…(Yavuz Bahadıroğlu)

    Dönemin “inkılâpçı” gazetecilerinden İsmail Habip Sevük, Mustafa Kemal’in “Kız gibi bir meclis yapacağım” dediğini aktarıyor. (İsmail Habip Sevük, Atatürk İçin, cild 1, sayfa 274).

    Yani Lozan defteri hâlâ kapanmadı. Bu pranga hâlâ Türkiye’nin ayaklarına dolaşıyor. Korunması zor dağlık bölgelerden çizilen sınırlar yüzünden kaçakçılık ve terör tehdidi altında yaşıyoruz. Yunanistan’la Kıta Sahanlığı problemi ve Kıbrıs sorunu devam ediyor. Kısacası Türkiye’nin hareket kabiliyeti kısıtlanıyor.

    Ezbere atılan “zafer” çığlıklarından gına geldi. Artık Lozan özgürce tartışılmalı ki, akla kara ortaya çıksın. Bu bakımdan Sayın Cumhurbaşkanımızhaklı.

  • Abdulkadir İpekoğlu LOZAN
    ……………..
    Gerçek konuşulsun, vakittir bu an;
    Lozan arkasında, varken şef ve çan!..
    Vatan için verdik, yüz binlerce can;
    Yurdu pazarlayan, isimdir LOZAN!..
    …………….
    Cephede her zaman düşmanı ezen;
    Haim Nahum ile, tilkice gezen;
    Kur’an yok edilip, sınırı çizen,
    Düşmana verilen şereftir LOZAN!..
    ……………
    Haham-papazlara, olurken maşa;
    Milli şef İsmet’le satılmış Paşa;
    Mehmet’im yok olsun, sen özgür yaşa;
    Osmanlıya atom, atmaktır LOZAN!…
    …………..
    Burnunun dibine adalara bak;
    Yunan ve Rumlara, her gün selâm çak;
    Zafer olmuş gibi bir de rütbe tak;
    Düşman kucağına, oturmak LOZAN!..
    …………..
    Kriptolar hainliği bitmedi,
    Lozan’a imanlı kadro gitmedi;
    Milli şefin hainliği yetmedi,
    İhanete pirim vermektir LOZAN!..
    ……………
    Dillerde tekbir ve vatan bölünmez;
    Şehitlik olmazsa, kolay ölünmez;
    Lozan hainleri, kabre gömülmez,
    Halifeyi rafa koymaktır LOZAN!..
    ……………
    Lozan’da ülkemi satan altı ok;
    Halkım aç gezerken, onlar gezdi tok;
    Ülkesini satan, hiç dünya’da yok;
    Hainlere pirim, verendir LOZAN!..
    …………
    Otuz sekiz, elli iki arası;
    İmza atan halkımın yüz karası;
    CHP’nin gocunmakta yarası;
    Failler kendidir, değil mi LOZAN!..
    …………
    Kalpten konuşurken, sözlerimiz net;
    Halkımın önüne, çekmişlerdi set;
    Milli şef verirken, Lozanda senet;
    Yurdumu düşmana, satmaktır LOZAN!..
    ………..
    Bugün çalışıyor, artık sağ elim;
    Güzel ses veriyor, sazımda telim;
    Tayyiple el ele kenetleşelim;
    Yoksa bizi her an, mat eder LOZAN!.
    ………………..

    Takrir-i sükutle, Lozan hezimet;
    Milli şef ülkeme yapmadı hizmet,
    Boynu bükük kaldı ,Ayşe ve Ahmet;
    Ezan ve Kur’ ana, yasaktır LOZAN!..
    ………………
    Yalan mı, kabirden, konuş ey İsmet;
    Nasıl söylersiniz, Lozana kısmet!..
    Ey imanlı gencim, çalış ve azmet;
    İşte o an patlar, balonu LOZAN!..
    …………..
    Her ülkede hain, bulunur nadir;
    Ecdadın yolunda, yürüyen Kadir;
    Gerçeği söylerken, dost Abdulkadir;
    Nâmusu tatile, çıkartan LOZAN!..
    ……………..
    Müslüman başına, kaynatan kazan;
    Anadolu halkı, değildir sazan;
    CHP adına yıllarca yazan;
    Ortaya çıkmakta, hezimet LOZAN!..
    ……………..
    Lawrens kadrosuyla, çeviren çarkı;
    Lozan ile servin, asla yok farkı;
    Heykeller doldurdu, sokak ve parkı;
    Takrir-i sükut’u koyandır LOZAN!..
    ……………….
    Tüm kriptolarla, oluveren eş;
    Yurdumu düşmana verenler beleş;
    Lânetle anılan, kendi olan leş;
    Türk halkına mezar, kazmaktır LOZAN!..
    ………………
    Kanla toprakları alırken atan;
    On iki adayı, yunana satan;
    Beşte bir küçüldü, şu aziz vatan;
    Hainleri kaptan, yapandır LOZAN!..
    ……………..
    Hainler yıllarca hep aynı kolda;
    Sebatay köken, laik ve solda;
    Rabbimiz bekliyor, bizi Hak yolda;
    Tayyiple leş olur, inşallah LOZAN!..
    …………..
    07/10/2016
    Abdulkadir İPEKOĞLU-Em.edb.öğretmeni-Rize
    ………………..
    NOT: Dere KIRK yılda bir yatağına, tarih de YÜZ yılda bir özüne dönmekte
    olduğundan, artık İYOT gibi chp tarihçilerin yalanları ortaya çıkmaktadır!..
    ……………………
    Lozan’ın ZAFER değil HEZİMET olduğunu kabul edenlerin, bolca paylaşmaları dileğiyle!.

  • bülent ege:

    lozan birileri için gerçekten başarı..ben bu yazıyı sonuna kadar okuyamadım.. göğsüm sıkıştı..milletimin kayıplarına..ben birinci ve ikinci dünya savaşları denilen savaşları sunni savaşlar olduğuna inanırım.birinci savaşta dişe dokunacak imparatorluklar yıkıldı.ikici savaşta ulus devletlerin başına tayin ettikleriyle israilin yerini sağlamlaştırdılar.ve ittihat terakkinin ülkemizin ilk fetö hareketi olduğu..

Yanıt Yazın