En Son Yorumlar
    Takvim
    Şubat 2012
    P S Ç P C C P
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    272829  

    “RUZNAMEM”DEN SEÇMELER…(5)

    ”İNSAN İNANDIĞI ŞEYLER UĞRUNA MUHTEŞEM HATALAR YAPABİLİR” …
    Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz.
    Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında…
    En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.
    Gözyaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak…
    Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır.
    Sınırsız ve nihayetsiz;”Ölmek var, dönmek yok”tur.
    Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını…
    Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya…
    Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz:
    “Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa…”
    Başkalarını örnek göstermeye, “Bak onlar nasıl yaşıyor” demeye başlarsınız.
    Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız.
    Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz.
    “Eskiden böyle miydi ya..” diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından…
    Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz.
    O, sevgisizliğinize yorar bunu…
    İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.
    “Ya sev böyle ya da terket” diye gürler…
    Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden…
    Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size…
    Hoyrattır, bakmaz yüzünüze…
    Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder.
    Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden…
    “İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için…” dersiniz, dinletemezsiniz.
    Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz.
    İhanetten kırılmşıtır kaleminiz; severek, terk edersiniz…
    “Madem öyle…”nin çağı başlar ondan sonra…
    Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde “günah sizden gitmiştir”.
    Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.
    Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece…
    Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre… Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni…
    Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini…
    Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye…
    Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla…
    “Bana ne… kendi seçimi” diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre…
     Ama sonra… ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden…
    Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi…
    Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye…
    Dönüp “Seni hala seviyorum” diye bağırmak geçer içinizden…Dönemezsiniz.
    Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.
    Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz…
    Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem “Ne olacak sonunda” kuşkusu…
    Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
    Sürünür gidersiniz.

    KARARLAR BİR KERELİKTİR…
    Kararlar birer kibrittir… Ya kendini yakıyorsun ya da ısıtıyorsun…
    Hayatta Kararlar Bir Kereliktir …

    Adamın biri bilge bir kral olmakla ün salmış olan kralın yanına gider.
    Krala şunu sorar.
    Efendim söyleyin bana hayatta özgürlük varmadır?
    Elbette’ der.
    Kaç bacağın var senin?
    Adam soruya şaşırarak iki efendim’ der.
    Kral “Pekala, tek bacağının üstünde durabilir misin?”
    “Elbette” diye cevap verir adam.
    Kral “O halde hangi bacağın üstünde duracağına karar ver”.
    Adam biraz düşünür ve sol bacağı üstünde durmaya karar verir.
    “Tamam” der kral
    “Şimdi de öteki bacağını kaldır”.
    Adam şaşırır.
    “Bu imkansız kralım” der”.
    “Gördün mü?” der kral “özgürlük budur”.
    Sadece ilk kararı almakta özgürsün. Ondan sonrasında değil.
    Hayat gerçekten böyledir.
    İlk kararı alıyorsun ve gerisi o ilk karara bağlı olarak gerçekleşiyor.
    Hayat hata kabul etmiyor.
    İlk kararın doğruysa işler yolunda gidiyor ama eğer yanlış bir karar aldıysan, her şey zincirleme yanlış gidiyor.
    Hayat kararlardan ibarettir ve kararlar birer kibrittir.
    Doğru yerde ateşlediğinde seni ısıtacak ateş, çorbanı kaynatacak ateş oluyordur, yanlış yerde ateşlediğin vakit ise içinde bulunduğun evle birlikte senide yakıyordur.
    Hayat öyle basite alınacak bir oyun değil.
    Oyunun kurallarını bilmen ve ona göre oynaman gerekiyor.
    Ama çoğu zaman oyunun kurallarını bilmek yetmiyor.
    Çok daha önemli olan başka bir şey var.
    Kendini bilmek…
    Ne istediğini, neyin seni mutlu edeceğini ve kim olduğunu, neler yapabileceğini bilmek zorundasın.
    Ancak o zaman doğru kararlar verip ve mutlu bir hayata sahip olursun.
    Ve kararlar birer kibrittir…
    Ya kendini yakıyorsun ya da ısıtıyorsun.
    ***

    AŞK AYAKKABI GİBİDİR !…
    Aşk Ayakkabı Gibidir; “Delik” Bir  Aşkı Onarmaya Kalkışmayın!!!

    Bedenin yükünü ayaklar taşır, ruhun yükünü yürekler…
    Bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran ayaklarınız için rahatlığı ve şıklığı bir arada barındıran ayakkabıyı seçersiniz.
    İçinizin acılarını, sıkıntılarını, kırgınlıklarını ve hayallerini yüklenen yüreğiniz için de huzur verici ve “güzel” bir aşk ararsınız..
    Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir.
    Bazıları çamur yağmur, toz toprak, kar, buz gibi her türlü “kötü hava” koşullarına dayanıklıdır..
    Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak “yamulur” ilk yağmurlu havada “altı açılır” veya güzel havalarda bile “iki günde bozulup” gider.
    Aşkları da ayakkabılar kadar “itinayla” seçmezseniz tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde de “nasır” oluşabilir.
    Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz için “zamanla açılır” diyen satıcıya inanarak alırsanız, zaman içinde ayak kemiklerinizde “deformasyon” başlar.
    Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel beğeniye kapılıp “zamanla düzelir” diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların “çarpıldığını” görebilirsiniz..
    Aşık olabileceğiniz insan türü, tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde, farklı kalitelerde ve sayısız “renktedir”..
    Aşkı bir çeşit serüven olarak “spor” gibi yaşayanlar, aynen “spor ayakkabı” gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar…
    Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler “klasik ayakkabı” gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar…
    Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır..
    “Bez” ayakkabılar gibi kısa ömürlü “tatil aşkları” ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur..
    “Marka” ayakkabı alır gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna “tutulan” aşıklar görürsünüz.
    Katı plastikten “yağmur çizmesi” edinir gibi mantık süzgecinden geçirip “işe yarar” biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz.
    Ayrıca ne tuhaf ki, psikolojik testlerde “zaafı” olup evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan insanların aynı zamanda “değişik” türde aşklara da zaafı olduğu söylenir. Evet, aşk “ayakkabıdır”..
    Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp “hor” kullandığınız zaman kolayca eskittiğiniz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede “eskitirsiniz”..
    Ve nasıl ki “delik” bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca “bir miktar” ömrünü uzatmış olursanız; “delik” bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da “asla eskisi gibi olmayacaktır”!
    ***
    YAĞMALANAN SANAT ESERLERİ !…
    Günlerden bir gün, Ankara’da Resim Heykel Müzesi’ne gittim bi arkadaşımla birlikte.
    Kapıda kimseler yoktu. Girdik içeri. Alt kattaki salonu dolaştıktan sonra, ikinci kata tırmandık.
    Duvarda tahminen yetmişe doksan santimetre, varaklı çerçeve içinde bir Feyhaman Duran tablosu.
    Cami girişi; oymalar, ana kapının iki yanındaki mozaikler pırıl pırıl.
    Yalnız, tabloyu duvardaki çiviye asan kordon erimiş, lime lime olmuş. Feyhaman Duran ha düştü ha düşecek.
    Ben de tabloyu duvardan aldım. Koltuğumun altına sıkıştırdım. Merdivenlerden indim. Müze müdürünü arıyorum. Adama göstereceğim, şu kordonu onarın, tablo düşer müşer, yazık olur diyeceğim.
    Ara da bul. Arkadaşım dedi ki:
    “Alalım şu tabloyu, dışarı çıkalım, belki o zaman biri peşimizden gelir.
    ” Nasıl fikir? İyi. Tablo koltuğumun altında, biz çıktık müzeden. Merdivenlerden caddeye kadar indik.
    Ne gelen var ne giden. Sonra geri döndük. Tekrar müzeye girdik. Adam aradık fellik fellik. Neden sonra siyah giysili bekçilerden biriyle burun buruna geldik.
    Müdürü sorduk. Yemekteymiş. Yardımcısı? Kadroya daha atanma yapılmamış.
    Neyse, tabloyu bekçiye verdik. Kordonun her an kopabileceğini, bunun onarılması gerektiğini söyledik.
    Adam bize boş gözlerle baktı..

    Gelelim ikinci olaya.
    Ankara’da bir benzin istasyonu.
    Arabayı doldururken pompacı, içeri girdim. Kasanın hemen arkasında iki tane, yan yana Avni Lifij duruyor.
    Yanıyor resimler; pembeler, sarılar, büyük usta bütün hünerini döktürmüş.
    O günkü piyasa değeri iki resmin, su içinde 500 bin dolar.
    Benzinciye sordum: “Nereden buldun bunları?”
    “Bilmem… TIR şöförü verdi galiba. Parası çıkışmadı. Ben de öyle astım..”
    “Bana satar mısın?”
    “Aman Aziz Ağabey, ne satması? Al senin olsun.”
    Tabloları indirdik. Arkasını çevirip baktım. Çerçevede damgalar var Demirbaş-Nafia Vekaleti-1933. Yani tablolar Bayındırlık Bakanlığı’nın demirbaşı’na kayıtlı; oradan çalınmış.
    Neyse benzinciye bunları gösterdim.
    Polise telefon ettik. Resimleri tutanak karşılığı teslim ettik. Tutanak hala durur evde bi yerde.
    Daha ne öyküler anlatabilirm size müzelerden çalınan resimlerle ilgili.
    Ya devlet daireleri?
    Sayfalar yetmez!
    Kültür miraslarımız böyle yağma edilip gitmiş yıllar yılı.
    Bütün bakanlıkların, devlet bankalarının tablolarla ilgili bir demirbaş sayımı yaptırmaları gerek tez elden!
    Eğer kayıtlı tabloların yüzde 50’sini bulurlarsa depolarda çok şaşırırım!

    Alıntı : Aziz Üstel 14 Mart 2010
    ***

    Hayat susarak güzel olsaydı, ağzımı bağlar ölünceye kadar susardım.
    Hayatta konuşarak mutlu olsaydık mutluluktan bıkana kadar konuşurdum ama hayat öyle bişey ki;
    Sustuğunda konuşmadın diye pişman eder, konuştuğunda ise susmadın diye kahreder…(Haluk Cangökçe)

    Eğer söylenecek sözünüz varsa ekleyin..
    Eğer söylenecek sözünüz yoksa sözleri okuyun..
    Okumaya da zamanım yok diyorsanız..
    O zaman PAYLAŞ ın birileri mutlaka okur…

     

    Çeşitli Makale ve Yazılarım için:
    http://www.turklider.org/TR/DesktopDefault.aspx?tabid=1583 da ” Haluk Cangökçe Gözüyle”

     

    Yanıt Yazın