En Son Yorumlar
    Takvim
    Nisan 2011
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    252627282930  

    KABAK TADI…Namık Çınar

    KABAK TADI…Namık Çınar, GEÇ KALMIŞ YAZILAR….
                    
    Afedersiniz, bağışlayın beni lütfen. Binlerce kez özür diliyorum sizlerden, n’olur affedin beni.
    Boşuna bir hayaldi benimkisi, boşuna bir heveslenmeydi, boşuna bir olur sanmaktı.
    Beklememem, ummamam gereken bir davranışı, bir edimi yükledim sırtınıza, aptal gibi, kalkıp da.
    “Demokrat olabileceğinizi” sanmıştım. Hem ihtimâl vermiyordum bir yandan, bir yandan da umutlanıyordum hem; ister misin gerçekleşiversin hemencecik, sanısıyla.
    Salaklık işte benimkisi, ne yaparsınız. Sizden “demokrat olunamayacağını” kezlerce görmeme, bilmeme, yaşamama rağmen,
    sanki hiç de böyle değilmişsiniz gibi, sanki aslında demokratmışsınız da, hep birlikte gülüşmek için birazdan, hınzırca bir şaka yapıyormuşsunuz gibi,
    beklentilere girmeme ne denebilir ki, başka türlü?
    Neyin doğru, neyin yanlış olduklarını sizin kadar “kesin” olarak bilenler ve kararlılıklarını sonsuza dek bu doğrultuda sürdürenler, ne diye demokrat olsunlar ki, hayatta?
    Demokrat olmak demek, kendisi gibi düşünmeyenlerin tasarımlarına da açık kapı bırakarak, bakarsın, haklı olabilirler ihtimâline…
    Ya da, kaldı ki haklı dahi olmasalar bile, farklı düşünmeye hakları vardır hiç değilse, diye saygı göstermeyi öngörmek değil midir, bir bakıma?
    Haklısınız, suç bende. Sizlerin birer demokrasi karşıtı olduklarınızı unutup bir an için, kör kararlılığınızı zaman zaman gözardı etme saflığıma verin, lütfen.
    Küçücük de olsa, tırnak ucu kadarcık da olsa, bana da hak verin ama.
    Çünkü ben sizler kadar bilmiyorum ki, kesin olarak neyin doğru, neyin yanlış olduklarını.
    Yıllar geçtikçe, yeni şeyler öğrendikçe, deneyimlerim ve bildiklerim arttıkça, bilmediklerim de arttı giderek.
    Tereddütlerim, kuşkularım, acabalarım yoğaldıkça da, uzlaşmayı dener oldum, benim gibi olmayanlarla.
    Sizin kadar bilgili, sizin kadar kararlı, sizin kadar mükemmel olduğum kanısında değilim, çünkü ben. Belki zaaflarım vardır benim de.
    Belki bilmiyorumdur her önüme gelenin en doğrusunu ve güzelini.
    Zorla değil, ama bu da beni demokrat yapıyor, zorunlu olarak.
    Hem sonra, bir tek ben yaşamıyorum ki, bu yeryüzünde. Her şey benim için değil ki sadece.
    Başkalarının varlığı da, onların değer yargılarını da katmam gerekmiyor mu hesaba, hep birlikte yaşarken?
    Bir de, her şey görece değil mi, Tanrı aşkına?
    Mesela siz sarıya boyayınca kara kafalarınızı, Norveçlilerden mi olmuş oluyorsunuz şimdi yâni?
    İngilizlerin, Almanların, Fransızların gözünde bir farkınız mı var sanıyorsunuz, beğenmediğiniz o “göbeğini kaşıyanlar”dan?
    Ne düşünüyorlardır dersiniz, sizin için?
    Saçlarını sarıya boyamış bir zenci gördüğünüzde, hafif tebessüm ederek ne geliyorsa aklınıza sizin; bilesiniz ki, onlarınkilere de o geliyor, sizi gördüklerinde.
    Öyleyse iyi bir şey mi yâni şimdi, insanın çıktığı kabuğunu beğenmemesi?
    Nereden biliyorsunuz iyi eğitimler aldığınızı, bilimsel bilgilerle donandığınızı?
    Ya koskocaman bir yalansa bu; ki koskocaman bir yalan gerçekten bana göre de… Ne yapacaksınız o vakit?
    Koşullandırılmış, bilinci köreltilmiş, yüz yıllık ideolojilerle uyuşturup dondurduklarısınız aslında siz.
    Sadece bu da değil, içinde yer aldığınız, ama beğenmediğiniz o toplumun asalaklarısınız da ayrıca.
    “Her sabah yataklarından doğrulup da, öfkesi burnunda bir boğayı andıran hayatı, iki koca boynuzundan kavrayıp dizleri üstüne çökertebilmek için
    yola koyulan ve her akşam evine yorgun argın dönen” küçük insanların çoğunluğunu oluşturdukları toplumsal katmanlardan değilsiniz, çünkü çoğunuz.
    Borusunu öttüresiniz diye devşirerek, yedi ceddinize kadar garantiler sağlayan devletin, bordrolarına bir vesileyle adlarını yazdırabilmiş,
    ya da saçtığı ulufelere mazhar olup zenginleşmiş, yahut postal, şu-bu ayırt etmeden her türlü nesneyi yalayıp,
    “faiz ve rant” şürekâlığını elde etmiş kimseler olarak, o beğenmediğiniz kesimlerin yarattıkları “artı değer”lerden beslenenlerdensiniz, hepiniz.
    Bunu anlamanın başa gelmedikçe yolu yok ama, gene de “Kafka’vari” bir fantazyayla varsayınız ki, bütün garantilerinizden soyutlanmış olarak uyandığınızda
    bir sabah, “bir adet ekmek” üretmek için düşünün bakalım, bulduğunuz çare ne olacak!
    O sırtlarından geçindikleriniz, işte öyle yaşıyorlar bir ömür boyu. Sizse kalkmış onları beğenmiyorsunuz, bir de öyle mi?
    O bidon kafalıların(!) yerinde olsam ben, çoğunuzu kapının önüne koyarım, bir gün bile sektirmeden.
    “Git, ekmeğini kazan sen de”, derim, “benim gibi”, sırtımdan atarak.
    Çoğunuz azmış durumdasınız, haberinizi olsun.
    “Devlet, devlet” diye tutturmuşsunuz, asıl “patron”un “halk” olduğunun üstünü sanki örtebilecekmişsiniz gibi, aklınız sıra.
    Sizi temsil eden siyasal partiler, sizi temsil eden bürokrasi, sizi temsil eden sermaye, medya, üniversite ve siz…
    Kürt sorunu ya da Alevi sorunu yahut diğer dinsel özgürlük sorunları… Her türlü “demokrasi sorunları” önünde yâni… Tıkaçsınız, netice olarak.
    Oysa “katma değer”i kim üretiyorsa, kim omuzları üzerinde taşıyorsa bu yurdu, bunların kararlarını verecek olanlar da onlardır. Ki, o da “halk”tır.
    Siz onların dileklerini yerine getirecek hizmetkârlarsınız, yalnızca.
    Kesin tıraşı… Yeter be, yeter!..

    Yanıt Yazın